|
| Şerafeddin HAN / Türk Kürdistanı yada Asur |
Türk Kürdistanı yada Asur
(F. Bernard Charmoy?un yorumuyla Şerefname?den bir parça)
* Şerafeddin HAN
Strabon Asur?un İran (Irak-ı acemî ve Farsistan) ve Susan (Huzistan) ile sınırdaş olduğunu söyler. Bu isim, Babilonya ve ona komşu bölgelerin büyük bir kısmını yani şunları içerir:
1- Asurya ya da Ninova;
2- Apolloniya, Zagrium (bugünkü Zagros) dağına doğru Paretasenler, Keldaniler;
3- Ninova?ya komşu düzlükler yani Dolomen, Kalaşen, Şazen ve Adiaben;
4- Nizip?ten, Fırat üzerinde Zeugma?ya (geçit-bugünkü Rum kalesi, Ermenice Hrhomgla) ve bu nehrin ötesindeki geniş topraklara kadar Gordiyonlulara ve Migdonilere komşu Mezopotamya halkları. Bölgede Araplar ve bugün Suriyeli dediğimiz insanlar oturmaktaydı.
Aşağı yukarı bugünkü Türk Kürdistanı?na karşılık gelen Asur eyaleti, Mezopotamya?dan Dicle nehriyle ayrılmıştı ve Kuzeyde Ermenistan sınırından, güneyde Babilon sınırına kadar bu nehrin sağ kıyısı boyunca uzanıyordu. Doğuda ise Med ülkesinden Zagros (Zagrium) dağ silsilesiyle ayrılmıştı. Dolayısıyla bu eyalet 33o 37? ile 38o enlem dairesi arasında uzanmaktaydı.
Asur?un eski başkenti Ninova, Babilon?dan çok daha büyüktü ve Asur ovalarından birinde kurulmuştu. Şehir, Babilonya?nın bir bölümünü oluşturan Erbil?e komşuydu ve aralarında Lycus (bugünkü Büyük Zab) ırmağı vardı. Ninova civarındaki ovalar, ırmağın beri yakasında uzanmaktaydı. Asur?da ayrıca, Darius?un İskender?e yenilip tacını kaybettiği Gaugamel (muhtemelen Gangamel, deve ağılı) kasabası bulunmaktaydı. Makedonyalılar savaşı, önemsiz bir kasaba olan Gaugamel?de değil de, daha büyük bir şehir olan Erbil?de yapılmış gibi gösterdiler. Olay tarihe böyle geçti. Arbel (Erbil ya da İrbil), Ninova?nın doğusundan 24 fersah uzaklıktadır; Gangamel ise bu şehrin 10 fersah kuzey doğusundadır.
İskender?in Darius?u yenince Nicatorium adını verdiği dağı ve Erbil?i geçince, kente uzaklığı Lycus (Zab) ile aynı olan Caprus (Küçük Zab ya da Altun-Su) bulunmaktadır. Aynı şekilde Erbil?in 20 fersah güney doğusunda Démétrias (Ptoleme?nin Corcura?sı ve bugünkü Kerkük) şehri vardır. Bu şehrin civarında, şimdiki ismi Korkur olan (Corcura ile aynı okunur) bir tümsek üzerinde, yerden çıkan ateşler ve bir neft kaynağı vardır. Daha ilerde Anae, Sadrace (Diane) tapınağı, Histaspes?in (Viştaspa) oğlu Darius?un kral sarayı Cyparisson (servi ağacı) ve nihayet, Strabon?nun dediğine göre, Selevkiye (bugünkü Medayin) ile Babilon?un az ilerisinde Caprus (Küçük Zab) geçidi bulunmaktadır.
Démétrias?ın 16 fersah doğusunda, Osmanlı İmparatorluğunda özerk bir paşalığın merkezi olan Şehrezul ya da Şehrizur?a karşılık gelen Siazuros şehri yer almaktadır.
Babilon da aynı şekilde bir ovada kurulmuştur. Surlarının çevre uzunluğu 385 stad (48.125 adım), kalınlığı ? Strabon?a göre ? 32 ayak, kuleler arasında duvar yüksekliği 50 ?coudée? kulelerin yüksekliği 60 ?coudée?dir. Bu eski başkentin gittikçe harap olan kalıntıları, çağının şaheseri idi. Persler ve Makedonyalılar, Babilon?daki buna benzer anıt eserlere, özellikle Selefkos Nicator (Muzaffer) tarafından Dicle üzerinde, Babilon?a yaklaşık 300 stad (37.500 adım) uzaklıkta Selevkiye (Medayin) şehrinin kuruluşundan sonra daha kayıtsız kaldılar.
Borsippa (Ptoleme?nin Barsita?sı ya da bugünkü Brouss), Diana ve Apollon?a adanmış bir kentti. Orada oldukça çok yün kumaş imal edilirdi ve olağanüstü irilikte yarasa pek çok yarasa vardı. Şehir daha sonra Mecusi kültünü benimsedi.
Babilon, doğuda Susid, Elamit ve Paretasen, güneyde İran körfezi ve Mesen Araplarına kadar Kaldelilerin ülkesi, batıda Adiaben?e ve Gordiya?ya kadar uzanan Senit Arapları ve kuzeyde Zagros?a ve komşu halklara kadar Ermenistan ve Media ile çevriliydi. 29 ?34 derece enlemleri arasında yer alan bu ülke birçok nehirle sulanmaktadır; bunların en önemlileri, Hint nehirlerinden sonra Güney Anadolu?nun en ünlü nehirleri olan Fırat ve Dicle?dir. Dicle, civar kantonlar için Pazaryeri olan Opis?e ve Selevkiye?ye kadar çıkar. Fırat ise Babilon?a, denizden 3000 stad (375.000 adım) yüksekliğe kadar çıkar.
Selevkiyeliler tarafından kurulan Opis ya da Antioche (Antakya), Fransız haritacı D?Anville?in dediğine göre, Fyscus ya da Tornadotus (Oderneh ile Dicle nehirleri arasında, Sumer (Samera)?in 10 fersah güneyinde kurulmuştu. Samerra, daha sonra Arap halifelerin çoğu tarafından merkez ittihaz edildi ve ismi Arapça Serr-men-rae (onu gören mutlu olur) anlamına gelmektedir. Babion?da diğerleri meyanında bol miktarda asfalt ve neft üretiliyordu.
Asur?un ilk başkenti Babilon?du. Fakat Strabon?un zamanında başkent Dicle üstündeki Selevkiye (el-Medain, iki kent değil kentler) idi. Bu kentin yakınında Ktesifon adında büyük bir kasaba vardı; Part kralları kışlık ikamet yeri olarak burayı seçmişlerdi. Çev: Rıza KATI
Buraya aldığımız bölümün vurguları, italik ve dipnotları kaydedilmemiştir. Şerefname?nin iki cildi daha tam metin olarak önümüzdeki yaz aylarında yayınlanacaktır. (Yaba Yayınları)
|
| |
| Melek KOÇ / Cumhuriyetin Kadın Modeli: Şükufe Nihal |
Cumhuriyetin kadın modeli:
Şükufe Nihal
Melek KOÇ
Kadın sorunlarını, aşklarını, açmazlarını şiirlerinde işleyen, romanlarında anlatan, mücadeleci ve eylemci kimliğiyle öne çıkan, aydın, yenilikçi, modern bir kadın olan Şüküfe Nihal, aynı zamanda Cumhuriyetin ilk üniversite mezunu kadını olarak da anılır.
1896 yılında İstanbul?da doğan Nihal?in soy kütüğü baba tarafından Katipzadelere, anne tarafından Fatih Sultan Mehmet?in baş ressamı nakkaş Mehmet Efendi?ye dayanır. Babası, 5. Murat?ın baş hekimi Emin Paşa?nın oğlu Eczacı Albay Ahmet Bey, annesi Nazire Hanımdır.
Evlerinde yapılan edebiyat sohbetlerinden etkilenerek küçük yaşlarda şiir yazmaya başlar. İlk ve orta eğitimini özel okullarda ve özel öğretmenlerle tamamlar. Arapça, Farsça ve Fransızca öğrenir. 1916 da İnas Darülfünununa (Kadınlara ait üniversite) kayıt yaptırır. Üç yıl edebiyat bölümüne devam ettikten sonra son sınıfı Coğrafya bölümünde okuyarak mezun olur ve İstanbul?un çeşitli liselerinde edebiyat ve coğrafya öğretmenliği yapar.
İlk evliliğini Mithat Sadullah Sander ile gerçekleştirir. Sonradan, evliliğinin Darülfünuna kayıt için engel teşkil etmesi üzerine ayrılırlar.
Şükufe Nihal, Türkiye?nin modernleşme sürecinde önemli toplumsal değişmeler geçirdiği dönem olan 1919-1960 yılları arasında şiir ve romanlarını yayınlar. İlk şiir kitabı ?Yıldızlar ve Gölgeler? üniversiteyi bitirdiği yıl yayınlanır. Aruzla yazdığı şiirlerini hece ölçüsü ile yazdığı şiirler izler. 1928 de ?Hazan Rüzgarları?, 1930 da ?Gayya? yayınlanır. Şiir kitaplarının yanı sıra lirik bir anlatım kullandığı öykü ve romanlar kaleme alır. 1928 de ilk öykü kitabı ?Tevekkülün Cezası?, ilk romanı ?Renksiz Isdırap? kitapçıların raflarında sessizce yerini alır. Yirmi öyküden oluşan Tevekkülün Cezası?nda karakterler genellikle kadındır.Evlilikte yaşanan sorunlara değinerek kadının günlük yaşantısı içindeki açmazlarını edebi bir dille anlatır.
Şükufe Nihal şair, yazar, öğretmen kimliklerinin dışında ;Tan, Cumhuriyet, Son Posta, Ayda Bir, Her Ay, Haftalık Gazete, Resimli Ay, Kadın Gazetesi, Yeni Mecmua gibi gazete ve dergilerde de yazılar yazarak kadın sorunlarına eğilmiş, hak ve özgürlüklerinin savunucusu olmuştur.
Şükufe Nihal eylemci kişiliğiyle de döneminin önemli kadınları arasında yer alır. Cumhuriyetin kurulması aşamasında 2. eşi Ahmet Hamdi Başar?la Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinde çalışmış, Şişli?deki evinde toplantılar düzenleyerek Kurtuluş Savaşının kararlarının alınmasına yardımcı olmuştur. Halide Edip Sultanahmet?teki tarihi mitingde konuşurken, o da Fatih mitinginde: ?Aziz vatan, beşiğimiz sendin, mezarımız yine sen olacaksın?diyerek halkı coşturmuş, 2. Sultanahmet mitingine de konuşmacı olarak katılmıştır. Ayrıca Türk Kadınlar Birliğinin kurucularından olup Atatürk sofralarının vazgeçilmez konuklarından biridir de.
Şükufe Nihal Batılı, modern bir kadın şair ve yazar olarak Cumhuriyetin ?Yeni Kadın? modelidir. Nihal, bu modeli tarif ederken kadının çalışma hayatı ve sosyal aktiviteleri içinde geleneksel rolünü de unutmaması gerektiğini savunur. Annelik ve ev kadınlığına vurgu yapar. Kadının çalışma hayatı evini ve çocuklarını ihmal etmesine yol açmamalıdır. ?Bebek? kadına olduğu kadar, ?Erkek? kadına da karşıdır.Yeni Kadını, dışardaki ile içerdeki kadının bir sentezi olarak görür. (... devamı dergide)
|
| |
| Halim ŞAFAK / Mehmet H. Doğan |
Mehmet H. Doğan
ya da kültür endüstrisinin kudreti!
Halim ŞAFAK
Mehmet H. Doğan?ın ilk yazılarından bu yana öne çıkan özelliği ?eleştirel deneme? yazarı olarak güncel olanla kurduğu ilişkidir. Söz konusu özellik Mehmet H. Doğan?a yazılan şiire ilişkin düşünce üretme imkânı verdiği gibi yazdığının düzeniçi olarak değerlendirilmesini de sağlamıştır.
Bu noktada şiir değerlendirmelerinin az ya da çok düzeniçi olarak algılanmaya hep açık olduğu da belirtilmelidir. Kaldı ki Mehmet H. Doğan?ın gördüğü ilgi de büyük ölçüde düzeniçilikle açıklanabilir. Böylelikle Mehmet H. Doğan kültür endüstrinin içinde yer alarak düzeniçiliğini sağlamlaştırmıştır.
Benim için hâlâ şaşırtıcı olan ve yanıtlanamayan tek şey ise onca çevirinin bu bağlamda Mehmet H. Doğan?ın önünde bir alan açmamış olması ve ?eleştirel deneme? yazmakta direnmesidir. Çünkü Mehmet H. Doğan kendi özgünlüğünü hiçbir zaman oluşturmamış böyle bir sorunu da hiçbir zaman olmamıştır. Hatta şiirle kurduğu ilişkiye bağlı olarak başta oluşturmaya çalıştığı söylemi zamanla kendini imha etmiştir.
Deneme yazarının şiir üstüne düşünceler üreten bir eleştirmen konumuna getirilmesi bir tuhaflıktan çok kültür endüstrisinin kudretini gösterir. Çünkü Mehmet H. Doğan?ın şiir üstüne düşünceleri yazdıklarının satır aralarındadır. Bu durum tabii ki yine tür olarak denemenin kendisiyle açıklanmak zorundadır. Yanı sıra hiç bir şairin şiiri hakkında bir çalışmasının olmamasının tek suçlusu da yine denemenin kendisidir. Bu noktada, yıllık ve antolojilerin ?İkinci Yeni Antolojisi?ni dışta tutarak- de benzer bir akıbete baştan uğradığını söyleyeceğim. Böylelikle antoloji ve yıllıklar şiire ilişkin olmaktan çok kültür endüstrisiyle ancak açıklanabilir olgular olmuşlardır.
Bütün bunların gösterdiği tek şey ise kültür endüstrisinin o devasa kudreti ve eleştirinin vasatlığıdır. Ancak böyle bir güç ?eleştirel deneme? yazarını eleştirmen ilan edebilir. Hilmi Yavuz?u, Doğan Hızlan?ı falan da eleştirmen ilan eden de aynı güçtür. Önümüzdeki yıllarda bu listeye Mahmut Temizyürek?i, Orhan Kahyaoğlu?nu falan da rahatlıkla ekleyeceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın!
Kuşkusuz Mehmet H. Doğan?ın satır arasında şiir üstünde bir şeyler söyleyebilme yeteneği olumlanabilir bir şeydir. Yıllık ve antolojilerden yola çıkarak da benzer şeyler öne sürebiliriz. Ne var ki bunlar hiç kimseyi eleştirmen yapmaya yetmez.
Böyle bir durumda ise eleştirmen kimliğini ancak bir otorite verebilir. Öyle de olmuştur. Mehmet H. Doğan çeviri ve eleştirel denemelerine rağmen kültür endüstrisinin oluşturduğu bir olgudur. Burjuva edebiyat kurumunun ürettiği bir ?eleştirmendir?.
Kültür endüstrisinin yıllık ve antolojilere yönelik ilgisinin arka planında da Mehmet H. Doğan?ın tavrı vardır. Bir bakıma Mehmet H. Doğan yıllık ve antolojiler üstünden endüstrinin şiirle ve şiir yazanla ilişki kurmasını sağlamış ve burada ancak ekonomizmle açıklanabilecek bir alanın oluşturulmasına katkıda bulunmuştur. Günümüzde ekonomizm ve cemaatleşme dışında hiçbir anlamı kalmayan yıllık bolluğu da yine Mehmet H. Doğan?ın kurduğu ilişkiyle açıklanabilir. (... devamı dergide)
|
| |
| Vedii İLMEN / Nazizmin Çıkış Yolları |
Nazizmin Çıkış Yolları
Vedii İLMEN
Almanya'da 1918 yılından sonraki olayları anlayabilmek için savaşın son yılını iyi bilmek ve anlamak gerekir. Onun için "Nazizm'in Almanya'ya gelişini savaşın son yılından anlatmaya başlayacağız.
Savaşın son yılı
Fransa'da, Batı Cephesinin Kuzeyinde İngiliz ordusu, onun Güneyinde Fransız ordusu, Manş denizinden başlayıp, İsviçre'de Basel kentinin karşısına kadar uzanan siperlerde, Almanlarla birbirlerine karşı duruyorlardı. Tarafların birbirine saldırmasıyla bu cephede siperler arasında kısa ilerlemeler oluyor ama iki taraf da, birbirlerinin siperlerini yarıp, düşmanlarını yok edemiyordu.
Rus cephesinde ciddi savaşlar oluyordu. Ruslar iki cephede savaşıyorlardı. Önce Doğu Prusya'ya girdiler ama Tanenberg'de ve Masuri bataklıklarında yenildiler ve geri atıldılar. Karşı saldırıya geçen Almanlar Rusya'ya girdi.
Diğer taraftan Ruslar, Avusturyalılara karşı Galçiya'da başarılıydılar. Kalabalık ordularla Avusturyalılara saldırıyorlardı. Avusturyalılar, Ruslar karşısında tutunamadılar ve Almanlardan yardım istediler. Almanlar Rusya içerisinde ilerleyerek, avusturyalılar üzerindeki baskıyı hafiflettiler. Bu arada bir Osmanlı kolordusu da Galiçya'ya Avusturyalıların yardımına koştu.
Avusturyalılarla, Almanlar birlikte saldırıya geçtiler ve bu makas operasyonu Rus'ların hem arazi hem de insan kaybına neden oldu. Rus generali Brussilov tekrar bir genel saldırıya geçti. Başta, Avusturyalıları püskürtüp 120 kilometre ilerlediler ama Almanlar tekrar yetiştiler ve Brusilov'u durdurdular. Bu sırada Çar devrildi, ama iktidara geçen Komünistler olmadı. İktidara İhtilalci Sosyalistler geçti. Başkanları Kerenski başbakan oldu. Kerenski İngilizlere ve Fransızlara savaşa devam edeceğini bildirdi.
Lenin İsviçre'de sürgündeydi. Alman Büyük Elçiliğiyle ilişki kurdu ve Almanlara, eğer kendisini Rusya'ya götürüp salarlarsa, iktidara geçeceğini ve savaşı bitireceğini söyledi. Almanlar onu mühürlü bir trenle Baltık denizine kadar götürdüler. Lenin oradan Finlandiya'ya geçti. Oradan da St. Petersbourg'a girdi. Lenin söz verdiğini yaptı. Ekimde İktidara geçti ve Almanlarla Brest Litvosk barış anlaşmasını imzaladı.
Almanlar Rusya'daki bütün askerlerini Fransız cephesine çektiler. İngiliz ve Fransızlara son darbeyi vurup, cepheyi yaracaklar, savaşı kazanacaklardı. Düşündükleri gibi olmadı. Bu kere karşılarında taze bir kuvvet buldular. Amerika savaşa girmiş ve Fransızları takviye eden bir ordu göndermişti. Almanlark düşündükleri saldırıyı yaptılar ama cepheyi yaramadılar. Amerikalılar karşı saldırıya geçip, Almanları yerlerine mıhladılar.
Almanlar tükenmişlerdi. Ateşkes istediler.
Savaş yalnız karada değil denizlerde de sürüyordu. Almanlar acımasız denizaltı savaşı yapıyorlardı. İngiltere'ye mal taşıyan bütün gemileri taraflı tarafsız batırıyorlardı. Bu arada Amerikan gemileri de batıyordu. İngilizlerin Lusitania yolcu gemisi de batırılmış ve bir çok Amerikalı yolcu ölmüştü. Amerika bu olanlara tepki gösterip Almanya'ya savaş ilan etti.
Aynı zamanda Bağlaşık donanmaları da Almanya'ya ambargo uyguluyorlardı. Almanya sömürgelerinden veya tarafsız ülkelerden deniz yoluyla mal getiremiyordu. Almanya'da açlık ve beslenme bozuklukları başlamıştı.
Alman deniz üstü savaş gemileri Jutland'da, İngiliz donanmasıyla bir deniz savaşı yapmıştı. Taktik olarak Almanlar daha çok gemi batırdıkları için savaşı kazandılar sayılmıştı. Ancak Alman donanması yüz geri edip üssüne dönmüştü. O vakit de savaşı stratejik olarak İngilizler kazanmış sayıldı. ( ...devamı dergide)
|
| |
| Tekin Sönmez / Aristophanes, Dionysos ve Yazınsal Metinler |
Aristophanes, Dionysos
ve yazınsal metinler
Temin SÖNMEZ
Anadolulu Dionysos/Bakkhos ve yazınsal metinler konusu bu satırların yazarı için en azından Aristophanes Dionysos başlığı ile yetmez, daha fazlasını bekler. Beklesin! Bu satırların yazarı bunu bilerek, kısa bir süre için Ezra Erhat?a dönüyor hemen.
İleri sürdüğü düşünce ile Ezra Erhat, yazınsal bellek için Halikasnas Balıkçısı?nı kaynak alır. Bu satırların yazarı ise Balıkçı?yı ve Erhat?ı atlayarak Aristophanes?den Dionysos?un kendisini, Kapadokyalı üzüm kütüğü ve arkaik ruhani felsefe açısından şarabı kaynak alıyor.
?Balıkçısı?nın ortaya attığı bir görüş ?zeybekler ilkçağdan kalma, ?lobakkhi? adlı bir topluluktan türemedir? diye yazar, Erhat. ?Lobakkhi? ve zeybek, ilk andıç buraya düştü!
Gösteren kaynakta Ege/Grek ilişkisi yok. ?Dionysos Lydia, Phryggia (Frigya) tanrısıdır.. Homeros destanlarında düpedüz Asia diye anılan yöreden gelmektedir?1 diye ekler Erhat.
Fakat! Bugüne dek keşif masasına gelemeyen, Homeros?ta okunan ve açılamayan soru zarfı; ?..düpedüz Asia? neresidir?
Bunu soran kim? Burada bu satırların yazarı! Yazarımız bu konuyu burada görme merceğine getirecek. Dionysos/Frigya ve ..?düpedüz Asia? konulu bir andıç da buraya düşelim!
1 Gösteren asma kütüğü/ gösterilen Dionysos kültü ve deneme yazın türü...
Bu arada objektifimizi hep birlikte şu yöne çevirelim diyor bu satırların yazarı. Değerli okur bir süre yan kulvara giriyoruz Dionysos?u izlemek üzere ana kulvara döneceğiz yine.
Deneme yazı türünün sınırları da o kalemin kimliğine göre Nirvanadan geçer güzel edebiyat olur mu, romantik çağrışımla bir düş dünyası örse bile nesnel somut belgeler de verir mi ve bu anlamda bir deneme yazısı evrenselleşme yolu açar mı bunu da burada göreceğiz, değerli Okur!
Başa dönüyoruz; tarih öncesi çağlarda arkaik söylenceler işlenir. Evet!
Kapadokya kaynaklı veriler Hattuşa?nın yakılışı, Hititler?in (İÖ 1190) ortadan silinişi ile Geç Hitit kent krallıkları (İÖ 700) ardılı yüzlerce yıl Kızılırmak ve Kapadokya hakkında eski çağ gezginlerinde elden ele gel/geç bilgiler aktarılarak gider. Hangi gezginler hangi bilgiler? İşte size bir andıç daha değerli Okur.
Çoğu serüvenci yarı ?Kinik?, Sokrates?in öğrencisi Atinalı Antisthenes2 (İÖ 444/368) okulu etkisi alan gezginlerden geri kalan mitoslar çevresinde temellendirilen elden ele devşirme anlatılardır. Önemli bir andıç daha var burada; ?yarı Kinik.?
Burada kullandığım ?yarı Kinik? tanımı, bir dünya gezgini romancı ve denemeci olan bu satırların yazarına aittir.
Eksik/yanlış algıya yol vermemek gerek. Erdem ve tanımı; dünya nimetlerine/mülke, maddi değerlere bağımlı olmamakta görülen bu felsefel okulunun etkisinde kalmaktan çok, burada çileli yaşam koşullarının getirdiği zorlukları, ancak bağımlılık isteyen her türlü bedensel gereksinimlere de ister istemez sırt dönen ve uzak düşen bu gezginlerin ayak izleri, bir yanı ile ünlü coğrafyacılarla pekişiyor, bir yanı Buda (İÖ: 563-483) ile. ...(devamı dergide)
|
| |
| Ali YÜCE / Yoklama (şiir) |
YOKLAMA
* Ali YÜCE
Yollar kısa
Yollar dikensiz
İniş yok yokuş yok
Yollar dümdüz
Ayakların yok
Yapışık sırtına
Bir eski zaman göğü
Nere gitsen seninle
İçi basa basa korku dolu
Sevdaların yok
Sabah çok yakın
Sabah aha şuracıkta
Dünyamız gıcır gıcır
Çocuklar sevilgen
Kadınlar ince belli
Kolların yok
Çürük bir sesle
Kişner kulağına
Bir eski zaman atı
Gözleri çumçukur
Basa basa uyku dolu
İki elimle araladım
Sigara dumanlarını
Bir Antakya kahvesinde
Görmeye çalıştım seni
Ele güne karşı
Gözlerin yok
Yıkanmış şiir
Eritilmiş uygarlık
Irmaklar cumhuriyeti
Papatya gibi açmış sözcükler
Yer ayna gök ayna
İçinde yüzün yok (Yaba Edebiyat 51-52 birleşik sayı)
+++
TÜM VARLIK
* Yüksel DEMİREKLER
Bırak onlar padişahlıklarıyla övünsün
Sen bütün ünvanlarından sıyrılmış çırılçıplak bir ruhsun
Bırak onlar firavunlar gibi sarıklarıyla girsin mezara
Sen Hamlet gibi avuçlarında kurukafa
Avuçlarına sığdıramadığın bir ussun
Yunus misali divane
Keloğlan misali saçsız
Çırılçıplak tanrının önünde danseden dansöz
Mezar taşında bir yazı
"Tüm varlığı beyniydi
Deli divanenin
Onu da kurtçuklar yedi" (Yaba Edebiyat 51-52 birleşik sayı)
+++
YÜKSEK MAKAMLARA MARUZATIMDIR
* Ahmet KIRMIZIGÜL
kesinlikle Dinke adanmamıştır
türküm
kütür kütür bir kürt değil
ne de taşa şarkı söylettiren ermeni
yakamozda yaldız yüzen balıkları bilen rum muyum, haşa
türküm takır takır
üzerinize afiyet biraz aleviyim gerçi
ailevi nedenlerden ötürü azıcık da solcuyum
ama affeder ve öldürmezsiniz umarım
kadı kızında da var bu kadarcık kusur
vallaha da türküm billaha da türk
evet
güzel ve yakışıklıdır bayrağımız
dahi
çok
güzel
mutlu ve rahat
olabilirdi
olsaydı,
bizim
vatanımız. (Yaba Edebiyat 51-52 birleşik sayısı)
|
| |
| Gün Zileli / Hukuk ve Adalet |
HUKUK VE ADALET
Gün ZİLELİ
Hukukla adaletin aynı şey olduğu konusunda yaygın bir yanlış kanı vardır. Oysa adalet canlıların, bireylerin bilinci ve vicdanıyla, hukuk ise devletlerin ve iktidarların çıkarlarıyla belirlenir. Bu yüzden de bu ikisi, bırakın aynı şey olmayı, birbirinin tam zıddıdır.
Tarih boyunca devletlerin ya da iktidardakilerin, kendi hukuklarına dayanarak (son zamanlarda hukukla kanun arasında yapılan ayrıma da inanmadığımı belirteyim) yürüttükleri soruşturmalar, açtıkları davalar, yaptıkları yargılamalar ve verdikleri kararlar, sonuç olarak iktidarların istekleri doğrultusunda imal edilmişlerdir. Yargılanan mağdurlara karşı ileri sürülen iddialardan bazıları gerçeklere tekabül etse bile yargılamaların adil olduğu ileri sürülemez. Çünkü siyasette adalet değil, güç geçerlidir. Bugünkü iktidara göre ?suçlu? olabilirsiniz ama yarın iktidara geldiğinizde kahraman olacaksınız ve sizi yargılayanlar ?suçlu? konumuna düşecek. İktidarın ve onun ayrılmaz bir parçası olan hukukun göreceliğinin değişmez yasası budur.
XIV. Lui?nin yargılanması sırasında kendisine yöneltilen suçlamaların gerçeklikte hiçbir hükmü yoktu. İktidar sahipleri kralın kafasını uçurmaya karar vermişlerdi ve hukuk da bunun gereğini yapmıştı. Daha sonra, Jakoben diktatörlüğün, Hebertistleri, Danton?u vb. asarken ileri sürdükleri hukuksal kanıtlar da bir hiçten ibaretti. Andrzej Wajda?nın Danton filminde çizilen savcı tipi, gerçeğin sanatsal ve özlü bir ifadesidir. Tüylü şapkasıyla ortalıklarda ?adaletin? tecessüm etmiş hali olarak dolaşan savcı, aslında sadece kendisine iktidardan verilen emirleri yerine getirmekteydi. Emir başka türlü verilseydi savcı ve hukuku ona göre işleyecekti.
1960?lı yıllarda bizi yakalayan polisler, nezaretteki sohbetlerimiz sırasında şöyle derlerdi: ?Biz emir kuluyuz. Siz iktidara gelin size hizmet edelim. Şunu yakala deyin onu yakalayalım.? Doğruydu söyledikleri. Buna hukuku, savcıları, hatta yargıçları da katmak o kadar yanlış olmayacaktır. Üstelik dünyanın her yerinde temelde böyledir bu.
1917?de iktidara gelen Bolşeviklerin hukuku da önceki ve sonraki örneklerden farklı değildi. Polis, o an Parti?nin başındaki kliğin aleyhinde olduğunu düşündüğü parti içi ve dışı muhalifleri topluyor, bilinen polisiye yöntemlerle sorguluyor, böylece ortaya bir ?suç? çıkarıyor, sonra da ?suçlu?lar rejimin hukukuna göre yargılanıp yığınlar halinde ölüme gönderiliyordu. Ne yani, Sovyet rejiminin de kendine göre bir hukuku yok muydu? Birçok insan yargılanmadan, daha Çeka, GPU ve NKVD zindanlarındayken katledilmişlerdi ama birçoğu da itiraflarda bulunmak zorunda bırakıldıkları mahkemelerde yargılanıp rejimin hukukuna uygun olarak ölüme gönderilmişlerdi.
Şeyh Sait ve arkadaşlarının, Seyit Rıza ve yoldaşlarının, İzmir suikastı sanıklarının hakkında ölüm kararı veren İstiklal Mahkemeleri de tek parti rejiminin hukukuna göre hareket ediyordu. Bu hukuka göre, rejime şu veya bu şekilde muhalefet edenler ?suç?luydular ve icaplarına bakılmalıydı. Onların rejimin muhalifi olmaları idam edilmeleri için yeterli delili oluşturuyordu zaten. Kanıtlanacak fazla bir şey yoktu.(... devamı dergide)
|
| |
| Hakkı ÖZKAN / Oyun (öykü) |
Oyun
Hakkı ÖZKAN
İhsan'ın anlattıklarına gülüyordum. Birden gözüm kayıverdi istasyonun o tarafa. Biz kaçın kurasıyız, başımızdan az buçuk şey mi geçti? Daha uzaktan görür görmez anladım. Bunda bir iş var, dedim kendi kendime. Onu hiç bu kadar telâşlı görmemiştim: Yürümüyor, koşuyordu sanki. Yanımıza bir kaç adım kala duruverdi. O kocaman budala surattı anlamlaşmıştı. Ter içindeydi geniş alnı. Her zaman hafif çıkık çenesine sarkan alt dudağı, üst dudağıyla birleşmiş, keskin bir çizgi halini almıştı. Daima kocaman kafasına gelişi güzel oturttuğu kasketini çıkarmış, başını önüne eğmişti. Kaçıp gidecekmiş gibi kararsız hareketler yaptı. Sokulup istediğini söylemeye bir türlü cesaret edemiyordu.
? Nesi var acaba? dedim Bülent'e.
? Bir sıkıntısı olmalı herhalde..
? Bir şey mi istiyorsun Nuri? dedim. Yaklaş da söyle. Elimizden gelirse yaparız.
Gülümseyerek yanımıza sokuldu. Kocaman suratına utanmadan ileri gelen bir kızartı yayıldı. Bir kaç adım geri çekildi. Anlaşılan kaçacaktı. Söyleyemeyecekti derdini. Kolundan tutup bırakmadım. İsteseydi silkinip elimden kurtulabilirdi. Başa çıkamazdım onunla. Güçlüydü. Bir seferinde üç kişinin yerinden kıpırdatamadığı bir kayayı, tek başına havaya kaldırmıştı hiç zorluk çekmeden. Uysal uysal durdu. O biçimsiz sol gözünü açmaya çalıştı. Sol kaşı havaya kalktı. Taa çenesine kadar uzanan, sol kulağının yarısını yemiş olan yanıkta; belli belirsiz karışıklıklar meydana geldi. Yanımıza çökecek sandım. Oysa olduğu gibi kaldı.
Her akşam kıyıda toplanırdık. Bülent'le, İhsan kızlara lâf atarlardı. Niçin başkalarının yanına gitmezdi bilmem. Nuri bizimle otururdu. Bazan homurdandığını duyardım yanı başımda. Ne yapıyor, diye bakardım. Küçücük çakıl taşlarını denize atar, birbirinin içinde genişleyip, kaybolan halkaları seyrederek gülümserdi. Bütün yaz boyunca bir yerlerde çalıştığını da görmedim. Tahtaya çamaşıra giden bir annesinden başka kimsesi olmadığını söylemişlerdi, galiba. Boğazına her halde o bakıyordu. Kıyı boyunca sarsak sarsak dolaşır dururdu. Dilsizdi üstelik. Söylemek istediklerini basit hareketlerle anlatmaya çalışıyordu. Ardında dolaşan kocaman, bol tüylü bir sokak köpeğinden başka dostu yoktu denebilir. Onu denize sokar, kenelerini, pirelerini, temizlerdi. Meskeni, kıyılardaki kahvelerin gölgelikleriyle, deniz kıyısındaki kayaların üstüydü. Dalgın, yalnız, köpeğiyle başbaşa oturur dururdu.
? Ne istiyorsun Nuri? dedim, bir derdin mi var?
Koynundan bir zarf çıkartıp uzattı.
? Okuyayım mı?
? Evet anlamında başını salladı. Gene sol gözünü açmaya savaştı. Sağ gözü bana gülümsedi, karşıma diz çöktü. Gözlerini gözlerime dikti. Alt dudağı sarktı. Ağzının kenarı bol tükürükle doldu.
Mektubu okurken göz ucuyla baktım. Kirpiklerini kırpmadan gözlüyordu beni. Bakımsız saçları alnına dökülmüştü. Yaşı otuzdan fazla göstermiyordu. Bir ara alt dudağını üst dudağıyla birleştirip, biraz önceki önemli durumunu almaya çalıştı. Olmadı. Ağzının kenarları eskisinden daha bol tükürükle doldu. Gene denize taş atmaya başladı. Birbirinin içinde kaybolan, büyüyen dalgalara bakarak gülümsüyordu. Sanki mektubu unutmuştu. Onunla ilgisi yoktu. İçindekileri merak etmiyordu.
Gülmeye başladım:
? Ne oluyor? dedi İlhan.
? Aman çok komik, dedim, bir kız Nuri'ye mektup yazmış.
? Sahi mi?
? Elbette. Alın, okuyun. Mektubu onlara verdim.
? Sana Necmiye isminde bir kız mektup yazmış, dedim işaretlerle. Tanıyor musun onu?
Karşıdaki çorap fabrikasını gösterdi. (devamı dergide)
|
| |
|
|