|
| tekin sönmez / kitap olmadan insan, insan olmadan kitap olmaz |
KİTAP OLMADAN....
TEKİN SÖNMEZ
Giriş; Hitit, Roma, Bizans, Osmanlı gibi birikimlere dayalı bir ülke burası. Ne görüyoruz?
Bu toprakların arkaik dönemlerden daha yakın Roma, Bizans gibi bir ucu ile Rönesans’a kaynaklık yapan evrelerden bir şeyler elde edemeyecek kadar yoksul oluşunu sergiliyor, sahaflarla kitapçılarımızdaki durum.
Nereye gitti Anadolu’da bunca yüzyıla sözcü olan Latince, Grekçe, Ermenice, Aramice elyazması metinler?
1; Yazar-kitap mezarlıkları
oluşturan yoksullaşma
Ölüme terk edildikleri sırada kurtarılmış kitaplar vardır. Sahaflarda seyrek de olsa bulursunuz onları.
Çoğu adsız yazar, böyle bir duygu ile sarılır kaleme. Kaleme aldığı kitap bir gün olmasa başka bir gün bir sahafta ortaya çıkacaktır.
İşte o! Ölüme terk edildiği sırada bir sahafta kurtarılmış kitaptır işte o.
Bir de öldürülerek yok edilen kitaplar vardır. Çoğunun mezarları bile yoktur Anadolu’da.
Bunun nesnel ve güncel bir kanıtı, yazarlara ve kitaplara hoyrat davranışı hoşgören toplumsal/kitlesel bu refleksin nedense Türkiye’de yoğunlukla oluşmasıdır.
Siyasayal güdümlü cahil yöneticiler değil söz konusu olan sadece, onlar her zaman her yerde var.
Eli kalem tutanların kendilerine en yakında olanları, aynı kulvarda koşanları kırıp geçirmeleri, birbirlerine karşı hoyratlıkları gözler önünde akıp geçmekte.
Ardılı kuşağın, önceki kuşağa (yaşlı-genç ayrımı ile) yaklaşımı; dergi, yayınevi yazar ilişkileri de hoyrat ve kaba saba bir çizgide sürüp gider. Ne olup bittiğini bile anlayamazsınız.
Ortaya konulan seçkin ürünün de bir anlamı yoktur. Birden bir kılıç çekilir kından, bir giyotin iner.
‘Yazı kooperatifleri, edebiyat severler, yazarlar topluluğu’ başlığı altında edebiyat insanlarının dernekleriden ya da grup reflekslerinden hiç söz etmiyorum. (........)
|
| |
| cengiz Yıldırım / yazar ve marka |
YAZAR VE MARKA
CENGİZ YILDIRIM
Bir zamanlar roman kişilerinin gerçek hayatta kim olduklarını araştırıp bulma çabası alıp yürümüştü. Bir çeşit modaydı bu. Dergi sayfalarında uzun uzadıya kimin kim olduğu tartışılırdı. Filan romandaki falanca kişi gerçek hayatta kimdir? Sanki roman sanatının o güne kadar bilinmeyen büyük bir sorunu fark edilmiş ve bu sorunun çözümü için kollar sıvanmıştı. Estetikten ve sanat felsefesinden biraz nasibini almış olanlar bu gürültüye kulak vermediler. Ama bu işe soyunanlar o kadar cahil miydiler? Orası sırdır!
12 Eylül dönemiydi. Sorgulama demek, işkence demekti. Özellikle yirmili yaşlarda olup da işkence görmemek nerdeyse olanaksızdı. İşte o zamanlar, adım başı “metin sorgulama” adını verdikleri bir çalışma yapardı birçok yazar. Bunların etkisiyle olsa gerek, bugüne kadar yazdıklarımda “sorgulama” sözcüğünü hiç kullanmadım.
Her dönem, kendi özelliklerine uygun davranışların gelişip güçlenmesine yol açıyor. İnsanlar belki o anda çok farkında olmadan bir şeyler yapıyorlar ve onun gerçek anlamını çok sonraları kavrıyorlar. ‘Edebiyat polisliği’ denebilecek bu “sorgulama” tutumunda acaba, ele geçirdiği her yurttaşa bir kod adı bulan 12 Eylülcülerin bir etkisi olmuş mudur? Yani romandaki kişi isimlerini kod adı gibi düşünüp, bunların gerçek hayatta kimler olduklarını araştırmak ve ortaya çıkarmak! Öyle ya, 12 Eylül faşizmi eline geçirdiği hemen her yurttaşa bir gizli örgüt adı bulmuştu. 12 Eylül dönemi iddianameleri ihtiyar, çaycı, köylü, muhtar gibi ‘kod adlarıyla’ doludur.
Sanat dediğimiz şey asıl olarak kurgu ve dolayısıyla yaratı değil miydi? Hayalden de, gerçeklikten de beslenmez miydi? Bir genelleme ve soyutlama işi değil miydi sanat? Gerçek kişi, gerçek kişidir; roman kişisi, roman kişisidir; soyutlama yapmadan, kurgu yapmadan, gerçek hayattaki bir kişiyi alıp romana yerleştirmek nasıl mümkün olabilir? Yani temelde bir felsefe, bir dünya görüşü ve bunların üzerine konmuş bir sanat yeteneği ve becerisi olmadan roman yazılabilir mi? Rodin’e sormuşlar, bu güzel heykelleri nasıl yapıyorsun, diye. Kolay, demiş; kayadaki fazlalıkları atıyorum geriye bu heykeller kalıyor. (......)
|
| |
| Zeynep Zafer / Nesir türündeki kısalık ve anton çehov |
NESİR TÜRÜNDEKİ KISALIK VE ANTON ÇEHOV
ZEYNEP ZAFER
“Kısalık, yeteneğin kardeşi sayılır.” A. Çehov
Çağdaş Rus ve dünya edebiyat biliminin, Anton Pavloviç Çehov’un (1860-1904) orijinal düzyazı sanatının estetik özelliklerini incelemek için gösterdiği büyük çaba hâlâ sürmektedir. Çağını aşmış sanatçı, insanın iç dünyası aracılığıyla dış dünyayı, bireysel hayatı yardımıyla sosyal hayatı ve özelin bakış açısıyla umumî olanı gösterebilen bir dehadır.
Kısa nesir türü, XIX. yy.’ın sonu ve XX. yy.ın başında Batı Avrupa ve Amerikan edebiyatında olduğu gibi Rus edebiyatında da büyük önem kazanır. Bu gerçek, birçok eleştirmen ve yazar tarafından ortaya konur. Pek çoğu bu olguyu, Batı’dan gelen bir moda olarak değerlendirir. 1880’li yıllarda F. M. Dostoyevskiy (1821-1881), İ. S. Turgenyev (1818-1883) ve A. N. Ostrovskiy (1823-1886) gibi büyük Rus yazarları hayata veda eder. Bunun yanı sıra söz konusu dönemde bazı sanatçılar yoğun çalışmalarına son verirken, yakın geçmişte uzun nesir türü ustaları olan L. N. Tolstoy (1828-1910), M. E. Saltıkob-Şçedrin (1826-1889), N. S. Leskov (1831-1895) gibi kalemler de, daha kısa yapıtlar yazmaya başlarlar.
Büyük bir ihtimalle sosyal ve estetik şartlar, daha önce ikinci planda olan bu yeni edebi türün yolunu ve rolünü belirler. Romanın kaderi, öykü türünün rolü ve yeri, yaygın olan uzun nesir türünün başka bir anlatım tarzıyla değiştirilmesi, anlatım şekli ve edebi sanatının yenilenmesi gibi meseleler, yazarların ve eleştirmenlerin tartıştığı en önemli konular haline gelir. Tüm sanatçılar ve eleştirmenler, öykünün önemini kabul etmek istemezler. Örneğin N. K. Mihaylovskiy (1842-1904) ilk başta bu gerçeği reddeder. Fakat zamanla, öykünün en önemli nesir türü olarak baş gösterdiği, yavaş yavaş romanın yerini aldığı durumunu kabul etmek zorunda kalır. Mihaylovski, Rus edebi sanatında baş gösteren olguyu şöyle dile getirmektedir: “Şimdi kısa öykü şekli çok moda. Kitapçılarda her ay ‘Öykü’, ‘Belgesel Öykü ve Öykü’, ‘Kısa Öykü’ olarak adlandırılan kitaplar görmek mümkündür… Onların çoğu sıradandır. Ancak, görünüşe göre, eski roman türünün yerine geçme görevini üstlenen bu anlatım tarzı, çok doğaldır tabii ki.” (.....)
|
| |
| Sait Çetinoğlu / Kitabın the mc donaldizationu |
KİTABIN THE MC DONALDİZATİONU
SAİT ÇETİOĞLU
Herkesin tüketiciye dönüştürüldüğü, tüketime yönelik bütün engellerin kaldırıldığı, tüketim çılgınlığının herkesi sardığı, tüketim katedrallerinde ibadetin erdem sayıldığı ve her şeyin satılık olduğu bir çağda yaşıyoruz. Pazarlamanın da bu çağda vardığı aşamadan, bir meta olarak kitabın etkilenmemesi tabii ki mümkün değildi. Bu çağın trendi olarak yayıncılığın öncelliği ve yayıncılık için önemli olan içeriğinden bağımsız olarak kitap denen metanın çok satılması ya da daha çok kişiye ulaştırılmasıdır. Kitabın okunması ise artık söz konusu değildir. Kısaca önemli olan sadece kitabın satılmasıdır. Gelinen noktada kitabın (ürün yada mal demek gerekir) içeriğiyle ve okunmasıyla ilgilenilmez. Gelinen nokta her alanda olduğu gibi, toplumun Mc donaldizasyonu gibi, kitabın da nasibini almaması tabii ki düşünülemezdi.
Bu konsepte uygun olarak yeni kitabevleri Mc tarzı düzenlenir. Kitabevi artık bir mağazadır, mağaza okuyucuya değil tüketiciye odaklanmıştır. Tüketiciye alacağı malı gözüne sokacak tarzda dizayn edilir. Tüketici kapıdan içeri girer girmez malını alır ödemesini banka kartıyla yapıp çıkar. Tüketici mağazayı dolaşmak zahmetinden dahi kurtarılmıştır. Neredeyse kapıdan alışveriş yaptırılacaktır. Kasadaki kuyrukta sade suya tirit çok satan kitap yığınıyla göstere göstere gururla duruşunu gözlersiniz. Burada hiper tüketime katılmaktan mutluluk duyan bir kütledir (özellikle kütle terimi kullanılmıştır ki, kütle cansızdır) sözkonusu olan okuyucu değildir. Satandardizasyon – kitlesel üretim - kitlesel dağıtım - kitlesel tüketim zinciri içinde uysal olarak yer alan ve denetlenen bir kütledir sadece. Bu yeni tüketim katedralleri genel tüketicilik ortamına katkıda bulunmanın yanı sıra çeşitli yollarla daha yüksek tüketim düzeylerine olanak verecek şekilde dizayn edilmişlerdir. Kütleyi yüksek tüketime çekmek için estetik ve bilimsel olarak tasarlanırlar. Tüketici mağazanın girişinde tercihe zorlanır; Çok satanlar, ayın çok satanları, yılın kitabı, ayın kitabı, haftanın kitabı… gibi etiketlenmiş ürünler arasında sersemleyip en çekici ürüne yapışacak ortam oluşturulur. Tek duraklık alış veriş merkezi haline gelen kitabevleri yanında hiper marketlerde her çeşit tüketim malzemelerinin yanında kitap pazarlamaları da yeni bir trendi temsil eder. (.....)
|
| |
| Gün Zileli / Attila ilhan selçuk |
ATTİLA İLHAN SELÇUK
GÜN ZİLELİ
Bu yazı aslında bir anma yazısı değil. Her ikisi de 1925 doğumlu, benden 21 yaş büyük olan ve bir anlamda öğretmenlerim olarak gördüğüm Attilâ İlhan’la, daha geçen ay kaybettiğimiz İlhan Selçuk’un şahıslarından ve yazarlıklarından hareketle yazarlık ve politika üzerine bir yazı yazmak niyetim.
Attilâ İlhan iyi bir şair ve yazar olduğu kadar kötü bir politika teorisyeni; İlhan Selçuk ise, akıllı ve ihtiyatlı bir politika stratejisti olduğu kadar kötü bir yazardı. Açıklamaya çalışayım.
Attilâ İlhan, büyük bir aşk, gençlik, kent şairi ve yazarıydı. Neredeyse tüm şiirleri eşsiz güzelliktedir. Gençliği, aşkı ve kentin gizemini bulursunuz o şiirlerde. İlk iki romanı, Sokaktaki Adam (1953) ve Zenciler Birbirine Benzemez (1957) de öyle. Attilâ İlhan’ın insanı büyüleyecek güzellikteki bu iki romanının ötesindeki romanları başarısızdır. Attilâ İlhan’ın bu gençlik dönemi romanlarından, şiirlerinden aldığınız o eşsiz tadı alırsınız. Kentin, aşk ve macerayla yoğrulmuş genç insanını bulursunuz bu iki romanda. Sizi müthiş bir aşk ve hayat rüzgârıyla anaforuna alıp savurur. Hayatın genç ve dinç tadı sizi sert bir içki içmişçesine çarpar.
1960’lardan itibaren Attilâ İlhan’ın şiirleri seyrekleşir. Romanları (örneğin Kurtlar Sofrası) o aşk dolu gencin, orta yaşlara gelip politikleştiği ölçüde aşktan uzaklaşıp “kurt”laştığına tanıklık eder. Hâlâ gençlik rüzgârlarının zayıflayan esintilerini hissedersiniz ama gençliğin o özgürlük kokan delidoluluğu, yavaş yavaş hafif külhanbeyi bir politikleşmiş aydına bırakmaya başlamıştır yerini. (.....)
|
| |
| Evin Çiçek / Koçgiri olayı... |
KÖÇGİRİ OLAYI
EVİN ÇİÇEK
23 Aralık 1973’te Koçgiri’den İstanbul’a dönerken, radyodan haberleri dinleyen dedemin sinirlenmeye başlamasıyla ilginç bir şaşkınlık yaşamıştım. Dedem “İsmet Paşa”ya kızıyordu. “Sağır öldü” dediğinde, okulda bana öğretildiği şekilde, aynı cümlelerle dedeme, “dede o çok iyi bir insan, bizleri, vatanı kurtarmış,’ dedim. “Kızım hangi vatandan bahsediyorsun? Yavrum sen Onun bizlere yaşattığını bilmiyorsun. Koçgiri’de insan bırakmadılar. Derelerde insanlarımızın ölülerini yan yana dizdiler. Hayvanlar insan eti yemeye alıştılar. Biz yetim, aç, çıplak kaldık. Kara bir çul buldum. Ortasından delip başımdan geçirdim.”
Dedem hem Koçgiri, hem de Dêrsim toplukıyım zencirlerini yaşamıştı. Hem tanık, hem şiddete uğrayandı. Babası dahil yakınlarının çoğu çarpışmalarda öldürülmüş, çarpışmalarda bizzat yer alan ve teslim olmayan annesi ve diğer sağ kalabilenlerse Dêrsım’e sığınmışlardı. Onlar, birbirlerini kaybetmişlerdi.
Okulda halkımın, Kafkas, Pontos, Mezopotamya (Mezra Bohtan), Ön Asya halklarının kasaplarını bizlere kurtarıcı olarak sunuyorlardı. Varolan, sunulan, bahsedilen cumhuriyet askeri darbelerle, toplukıyımlarla, devlet adına gaspetmelerle örülmüş ve şekillendirilmişti.
Okul adlı yeniçeri yapılanmasında, askeri cumhuriyetin kurumlarında özel görevler yüklenenler hazırladıkları metinleri bizlere gerçek tarih olarak sunuyorlardı. Gerçekler ise başkaydı. Hayali kahramanlar, kahramanlıklar yaratmışlardı. Sıkıyönetim mahkemelerinin gölgeleri altında silah zoruyla insanlar tek tip giyinmeye zorlanmış, direnenler idam edilmişler ve bu durum da ilericilik, devrimcilik adı altında okullarda, basında bize anlatılıyordu. Zorla insanları inançlarını değiştirmeye yöneltmenin, giyim - kuşamına müdahale etmenin ilericilikle, devrimcilikle ilgisi yokken, bu girişimlerle dikta yönetimin varlığı kanıtlanırken, biz çocuklar okullarda yani laboratuvarlarda kobay olarak kullanılıyorduk. (......)
|
| |
| Orhan Çaçan / Dil ve ulusal inşa |
DİL VE ULUSAL İNŞA
ORHAN ÇAÇAN
27 Mayıs 2007’de Fransa’da kabul edilen anayasa değişikliğiyle “Fransa bölünmez, laik, demokratik ve siyasal bir cumhuriyettir” ifadesinin ardına, “Bölgesel diller Fransa mirasının bir parçasıdır” şeklinde bir bölüm eklendi. Fransa parlamentosunda kabul edilen ve bölgesel dillerin anayasaca tanınmasını öngören bu madde ülkede tartışmalara neden oldu.
Fransızcanın korunması ve geliştirilmesi konusunda ülkedeki en etkin organ olan Dil Akademisi (L’Académia Françoise) tarafından yapılan yazılı açıklamada bu değişikliğin geri alınması istendi. Açıklamada, “Son beş yüz yılda Fransız dili Fransa’yı inşa etti” denilerek anayasada, “Fransız cumhuriyetinin dili Fransızcadır” ibaresinin yer aldığı hatırlatıldı. Açıklamada, son değişikliğin milli kimliğe zarar verdiği ve gereksiz olduğu savunularak, “Bu değişiklikle sanki yargı ve adalet karşısında herkesin eşit olmadığı gibi bir anlam ortaya çıkmaktadır,” ifadesi kullanılarak, anayasa değişikliğinin gereksiz olduğu dile getirildi. Yine açıklamada, bölgesel dilleri savunmanın yanlış olmadığı, tam tersine bölgesel dillerin savunulması gerektiği, bununla birlikte bu tür bir değişikliğin anayasada yeri olmadığı vurgulandı.
Fransız İhtilali’nden önce, sadece Paris çevresinde 22 ayrı yerel dilin konuşulduğu, ihtilal sonrası merkezileşen devlet yapısı sonucu bu dillerin bir bir ortadan kalktığı bilinmektedir. Fransız ihtilali zamanında, 1780’lerde, ülkede; Bask, Braton, Korsika, Katalan ve Flemiş dilleriyle Fransızcanın birbirini anlamayan farklı farklı lehçeleri vardı. Öyle ki, devrim süresince Paris’te yayınlanan bildirileri halkın yarısından fazlası anlamıyordu. Son anayasal değişiklik biraz da unutulan bu dillerin yerel düzeyde de olsa yaşanılır kılınmasına dönüktür.
Peki yaygın olarak ‘iletişim aracı’ diye kısaca tanımladığımız dil nedir? Ne gibi tanımlara ve fonksiyonlara sahiptir?
Dile dair birçok tanımlama yapılmıştır. Fakat dilin ilk evrimleşmesinde, bizzat sözsel formların icat edilmesi ve yetkinleştirilmesini gerekli kılan ‘ilk yaratıcı edimin’, insanın doğayı işlemesidir. E. Fischer, “ancak çalışma sırasında ve çalışma yüzünden canlıların birbirlerine söyleyecekleri bir şeyleri olabilir. Dil, araçla ortaya çıkmıştır,” diyor.
Mauther, “dilin tepke seslerden (sevinç, acı, şaşırma, heyecan vb. gibi) doğup geliştiği”ni, Alman Bücher ise, “dil ve hareketin birbiriyle sıkı sıkı bağlı olduğu,” tezini ileri sürmüştür. Yine bir başka dilbilimci, S. G. HEBER, dilin toplumsal yönüne göndermede bulunur. Hambolt ise, “Dil, olmuş bitmiş bir ürün değil, bir etkinliktir.” diyor.
Günümüzün en saygın dilbilimcilerinden olan N. Chomsky ise, insanlarda doğuştan dil edinme düzeneğinin olduğuna ilişkin görüşler ileri sürmüştür.
Marx, Alman İdeolojisi adlı eserinde, “Dil, bilinç kadar eskidir ve tıpkı bilinç gibi dil de öteki insanlarla ilişkilenmeler gereksinmesi zorunluluğu sonucu ortaya çıkar,” diyerek dilin toplumsal ilişkiler ağının zorunluluğu sonucu oluştuğunu vurgular.(........)
|
| |
|
|