yaba   e d e b i y a t
abonelik
 
sayı_64
 
  NÂZIM HİKMET'in Sinema Serüveni
   
Prof. Dr. Svetlana N. Uturgauri / Nâzım Üniversiteleri

Büyük sanatçıların, çağdaşlarından çok önde olmaları, sanatın tüm dalları açısından zamanı geride bırakmaları kader tarafından belirlenmektedir. Nazım Hikmet de böyle bir sanatçıdır. Bu nedenle şairin fikirlerini paylaşanlar yoktur. Nazım Hikmet’in sanat konusundaki fikirlerini paylaşanlar, izinde olanlar, daha sonra ortaya çıkacaktı, oysa hayattayken, sanatçının ümidini paylaşanlar yalnızca cezaevinde yetiştirdiği kişilerdir. Nazım4, cezaevindeki eğitim sürecini, “neslini devam ettirme isteği” şeklinde açıklamaktadır. Bu sözleri, uzun, zor arayışlar pahasına elde ettiği yaşam ve edebiyatla ilgili deneyimini başkalarına iletme arzusunu ve millî sanat hakkında duyduğu endişesini içermektedirler. Nazım, hiç kimsenin bulamadığı yerlerde bile yetenekler keşfetmektedir. Sanatçı, vatanındayken hayatının uzun bir bölümünü geçirdiği cezaevini bir üniversite haline getirerek, ünü Türkiye’nin sınırlarını aşan nesir yazarları Kemal Tahir ve Orhan Kemal, şair A. Kadir, ressam İbrahim Balaban gibi milli kültür temsilcilerinin sanat yolunu belirlemektedir.
İnsanlar, karşılıklı anlayışın, insan severliğin, dostluğun hâkim olduğu çekici bir ortam oluşturma konusunda şaşırtıcı bir yeteneğe sahip olduğu için Nazım’a yakınlaşmaktadırlar. Hükümlülerden birçoğu onu baba saymaktadır. Gerçekten de sanatçı, yetiştirdiği kişiler için manevî bir babadır.
Nazım’ın öğretmenlik misyonu çok iyi bilinir. Birçok kitapta bu konuda bilgi bulmak mümkündür. Ama ben gene de bir hadiseyi tekrar hatırlatacağım. Nazım, bir gün öğrencilerine Fransızcadan şiir çevirisi yaptırmaya karar verir. En güzel çeviriyi Abdülkadir Meriçboylu yapar. Nazım, eski bir Harbiyeli olan bu gencin “üstün bir yeteneğe” sahip olduğunu anlar ve onu özel olarak çalıştırmaya başlar. Zamanla ünlü bir şair olan ve A. Kadir olarak adını duyuran Abdülkadir Meriçboylu, bundan çok sonrası Doğunun büyük şairleri Rumi ve Hayyam’ın eserlerini Türk kültürüne kazandırır, Fransız şiir sanatını Türk okuyucusuna tanıtır ve Azra Erhat’la birlikte Homeros’un dev ürünü olan “İlyada”yı çevirir.
Peki, ama Nazım’ın dersleri nasıl bir sonuç verir? Öğrencileri onun devamcısı olabildiler mi?
Rus Türkologlarının incelemeleri de dâhil olmak üzere konuya ilişkin materyaller sayesinde, “Nazım Üniversitesi’nin öğrencisi” olan Orhan Kemal örneğinden yola çıkarak, bu soruya bir ölçüde cevap vermek mümkündür. Nazım’ın Orhan Kemal ile olan dostluğu, 1940 yılının kış mevsiminde karşılaştıkları ve cezaevi koğuşunda birlikte kaldıkları üç yılın dışında başka vesilelerle de sağlamlaştırılır. (devamı dergide)

 
Melek Koç / Ahmet Muhip Dranas

Düz yazı da bile bir musiki ahengi aradığımdan mı nedir, şiirden söz açıldığında ilk aklıma gelen isimdir Dıranas. Şiirde yarattığı musikiyle baştan sona "ses"tir ve bu özelliğiyle de diğerlerinden bir adım önde durur. Olvido'yu, Serenad'ı, Kar şiirini bir anımsayın, hak vereceksiniz.
İç-ses'e olduğu kadar dış-ses'in ritmine de önem vermesi ve bunu uyaklarla sağlaması, şiirdeki sesin çağıldamasına, okuyan ruhun hazla dolmasına yol açar. İflah olmaz bir romantizm yükler yüreğimize: "Yeşil pencerenden bir gül at bana / Işıklarla dolsun kalbimin içi / Geldim işte mevsim gibi kapına / Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ. (.) Bir kuş sesi gelir dudaklarından/ Gözlerin gönlümde açar nergisler / Düşen bir öpüştür dudaklarından / Mor akasyalarda ürperen seher. (.)*
"Şiirler" kitabının girişinde kendi şiirini şöyle tanımlar: "Ben yaşantımı şiire, şiirimi de bu sevgiye verdim." İnsan bir yaşamı şiire adıyorsa, yaşamı da şiirdir onun. Aşkı şiir, hüznü şiir, sevinci şiir, yalnızlığı şiirdir. Böyle bir ruh elbette salt estetiktir, güzelliktir. Dolayısıyla, insanın durumlarını,ruh hallerini anlatan en güzel şiirler onun kaleminden dökülmüştür:
"Hoyrattır bu akşamüstleri daima / Gün saltanatıyla gitti mi bir defa / Yalnızlığımızla doldurup her yeri / Bir renk çığlığı içinde bahçemizden / Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan / Lavanta çiçeği kokan kederleri. (.) Ya sen! Ey sen! Esen dallar arasından / Bir parıltı gibi görünüp kaybolan / Ne istersin benden akşam saatinde? / Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın / Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın / Hatıraların bu uyanma vaktinde / Sensin hep sen, esen dallar arasından."**
Bazı şiirler vardır ki, şairin önüne geçer. Ahmet Muhip Dıranas adını bilmeyenler belki vardır ama "Fahriye Abla"yı tanımayan yoktur demek abartılı olmaz sanırım. Fahriye Abla'nın bu popülerliği şairini bile kıskandıracak düzeydedir. Dıranas'a bu şiiri ile ilgili fikri sorulduğunda, "Kanatlanan şiirler beni aşıyor. Fahriye Abla beni aşmış bir şiirdir. Beni aştığı için de ona biraz hınçlıyım!" der. (devamı dergide)


 
Nevzat Çapkın-Celil Keskin / Aşkın Ağır Kanatları

Aşk toplumsal yaşam içinde, insanlar tarafından en çok kullanılan kavramlardan biridir. Genelde çok kullanılan bir kavram en çok özünü kaybeden kavram oluyor. Öyle ki anlamını bilen, bilmeyen herkes kendine göre bir anlam yüklüyor. Aynı zamanda bunu kendi duygu ve istemlerine uyarlayıp, aşk kavramını kullanmaktan çekinmezler. Birçok kutsallığı içeren, yüceliği yansıtan kavramlar gibi, aşk kavramı da kirlilikten nasibini almıştır.
İnsanların birbirini bitirmenin, kandırmanın, birbirine egemenlik kurmanın birbirlerini elde etmenin hırsı ve istemi, cinsel istek ve arzusunu gerçekleştirmenin, avcı kurnazlığın mermisi gibi aşkı kullanmaktadırlar. Oysa aşkı yalnızca duygu temeline indirgenemez. İçinde düşüncenin olmadığı bir aşkı yada sevgiyi iddia eden biri varsa “beri gelsin” der aşk uzmanları. Eğer aşk, salt biyolojik bir takım duyulara indirgenirse, toplumsal özü sakatlanır, kaybolur.
Bazı kavramlar var ki kirletilmez, kirletilmemeli, çünkü her kavram içindeki özünü koruduğu müddetçe güzeldir, güzellik ise insanlığın yaratımıdır. Her ne olursa olsun içini boşalttığında yada özündeki cevherinden koparıldığında geride sadece parası kalır.. İç ise insanlıktır, anlamın kudretidir.
Konumuzu şu sorularla açımlamaya çalışalım: özgür olmayanın aşkı olur mu? Aşkın ahlakla ilişkisi nedir? Aşkın değerlerle olan ilişkisi nedir? En önemlisi de gerçek aşkın nasıl olması gerektiğidir. Bu soruları daha da çoğaltabiliriz. Ama eğer bu sorulara doyurucu cevap bulursak, işte esas o zaman aşk’ı aşk olarak anlamlandırılmış oluruz. Toplumlar arasında aşk için çok şeyler söylenir, tartışılan konu haline getirilir. Kimileri göklere çıkarırken, kimileri ise tersi bir yaklaşım içine girerek onu yerin dibine batırır. İnsanı insanlaşmasıyla başlayan ve günümüze kadar, insanlar aşkı bir şekilde yaşıyor ve yahut tartışıyor. Sanatçılar, edebiyatçılar toplumun birçok sorununu aşkın aynasında çözmeye çalıştılar, yada çözüyor gibi yansıttılar. Bilim adamlarından, filozoflardan çok sanat dalı ile uğraşan kesim aşkı sorun olarak gündeme taşıdılar. Çünkü aşk bir düşünce ortamı olduğu kadar aynı zamanda da bir duygu ortamıdır da. Aşk kavramı izaha gerek duyulmaz, o ancak yaşanılabilir bir şeydir. İfadesini anlamlı yaşamda bulur. Bazı kavramlar heyecan yaratır, bedeni titretir adeta. Hatta elektroşok etkisini bile yaratır. Örneğin, özgür insanın büyük ve anlamlı aşkı gibi, adeta bir soluğun etkisi bırakır. Burada aşkın gücü ve yüceliği kendini özgürlükte bulur. Özgürlükle kıyaslanacak bir silah henüz yaratılamamıştır. Dolayısıyla bu silahı taşıyan, aşkın gücüyle yoğrulan insandır. Aşk dokunmanın ötesinde, duygulanmaya doğru açılan ve hatta duygulanmada da düşünsel etkinliğe doğru uzanan bir genişlikte kendini var eder. O yüzden bir diyalektik ilişkiler alanıdır.. Aşk’ta kaba bir benimseme olgusu söz konusu değil. Aşkı ancak duygusallık ve düşünsellikle dengelenebilir. Salt duygusallıkla sarılmış herhangi bir cinsel yönelimde aşk diye belirlemek doğru değildir.. Bir takım yapay davranışlar, çarpıcı gösteriler, yapmacıklı sözlerle ortaya konulan cinsel yönelimlere aşk adını yakıştırılamaz. (devamı dergide)

 
Sait Çetinoğlu / Koçgiri'de Ermeni Kadın Olmak

....... Artık Ermeni olmak suçların en büyüğüdür. Bir Ermeni aydınının köyüne dönüp köyde öğrenci yetiştirmeye çalışması bile komitacılık olarak algılanmaktadır. “Suç işlemedin ha! Sen ve senin gibiler sütten çıkmış ak kaşıksınız zaten! Vatan hainisiniz ve cezanızı çekeceksiniz. Sen, Avedis Efendi. Sana sorayım: Ne var buralarda, neden geri dönüp duruyorsunuz? Demek planlarınız varmış. Ruslar buraları işgal edecek, siz de sözüm ona hürriyetinize kavuşacaksınız! Hepsini anlatın bana!” Hüküm zaten verilmiştir. Gözaltına alınanlardan bir daha haber alınamaz. Topluca yok edilirler. Aralarında tesadüfen kurtulan da olur. Bu kişiler katliamların tanıkları olacaktır. “Bir gece hepimizi dışarı çıkardılar. Karanlığın içinde dağ bayır yürütmeye başladılar. Çavuşlardan biri benim çocukluk arkadaşımdı Hasan. Evlenirken yardım etmişliğim de vardı ona. Yanıma yanaşıp sessizce sıranın en sonunda kalmamı söyledi. Dediğini yaptım. O da yanımda yürüdü... Bir süre sonra bana ‘yavaş yavaş geride kal, sonra da kimselere görünmeden ayrıl, kendini tepelere vur! Can pazarı bu!’ dedi. Söylediklerine inanamadım ama bu fırsatı bana herhalde Allah verdi deyip uygun bir anda bir taşın ardına gizlendim. İyice uzaklaştıklarına emin olunca da tepeye doğru kaçıp bir kayanın ardına saklandım. Biraz sonra arka arkaya silahlar patladı. Her şeyi gözlerimle gördüm.”
Önderleri katledilmesinden sonra sıra erkeklere gelmiştir. “Aradan iki hafta geçmişti ki bir sabah askerler Pürk’ü ablukaya alıp, on beş yaşın üstünde, altmışın altında bütün erkekleri topladılar.” Erkekler gittikten sonra komşulara da bir haller olmuştur: “Onlar da sorgusuz sualsiz evlere girip çıkmaya canlarının çektiği eşyaları almaya başlamışlardı.”
Huzursuzluklara açlık ve yoksulluk da eklenir. Ermeniler daha Pürk’ten ayrılmadan “Çevredeki talancılar evlerde bir şey bırakmamış ne varsa toplayıp götürmüşlerdi[r]”. Köy yerine yapılan baskınlardan en fazla nasiplerini alan kadınlardır.”Kadınların hali en kötüsüydü. Genç kızlar kaçırılıyor, vahşi duyguların kurbanı olduktan sonra perişan orta yere bırakılıyordu. Kadınlar, kızlar saklanarak yaşamaya çalışıyorlardı.” (devamı dergide)

 
 
DERGİDEN

YABA EDEBİYAT
Mayıs - Haziran 2010 / 64. Sayı, 5 TL

BU SAYIDA

•YAZILAR: Cengiz Yıdırım, Mehmet Ergün, Ece Ayhan, Prof. Dr. Svetlana N. Uturgauri–Zeynep Zafer, Gün Zileli, Melek Koç, Mehmet Cengiz, Nevzat Çapkın-Celil Keskin, Sait Çetinoğlu, İsmail Cem Özkan, Resul Baltacı, Tamer Uysal, Prof. Dr. İbrahim Ortas, Mustafa Elveren, Vedii İlmen, Cengiz Duman, Yaşar Atan, Orhan Ünser •ŞİİRLER: Sedat Umran, Nevzat Kırkpınar, Hasan Ildız, Ali Yüce , Sedat Şanver, Mehmet Rayman, Rezzan Erton, Mehmet Gürsel, D. Piranlı, Yılmaz Saruhan, Ahmet Emin Atasoy •ÖYKÜLER: Bertolt Brecht-Arif Gelen, Adnan Türkoğlu, Mümün Tahir-A. Emin Atasoy,
•GÜNLERİN İZİ A. Aydın Doğan



MERHABA

Halklara yayıncılık özelinde Türkiye’de bir ilki gerçekleştiren Yaba Yayınları olarak hayli zorlansak da, yorulsak da onur duyacağımız bir işi başarıyla bitirmenin huzurunu yaşıyoruz. Şerefname’nin son iki ciltinin basımını gerçekleştirdik ve tamamı beş cilt olarak okurların ilgisine sunmuş bulunuyoruz. Bu vesileyle gecikerek, dergi okurumuzu beklettiğimiz için özür dileriz.
Sanırız elinizdeki doyurucu sayı ile kendimizi bağışlatırız.

Türkiye halkı ne yazık hiçbir dönem halkçı iktidar görmedi. Her gelen aba altında sopa göstererek, zorba kanunlarla inkâr ve imha politikalarıyla yol aldılar, iktidar gücünü çıkarları doğrultusunda kullandılar.

Bu gerçeğe Cengiz Yıldırım, Milli irade sopası ile biraz dokunuyor.
Nâzım Hikmet’in anlatılmadık yönü kalmadı diye düşünülse de Mehmet Ergün arkadaşımızın işçilikli çalışması Nâzım Hikmet’in sinema serüveni yazısı, Nâzım’ın çok bilinmedik yönünü iyi kavramış olmalı ki belleğimize gerçekten hem çarpıcı hem yeni şeyler aktarıyor.

Haziran sayımıza rastlaması açısından anlamları derinleşen Nâzım üzerine yapılan incelemelerden biri de; Prof. Dr. Svetlana N. Uturgauri’den; Nâzım Üniversiteleri yazısını Gazi Üniversitesinden Zeynep Zafer’in Rusçadan çevirisinden okuyoruz. Yazıda da görüleceği gibi, Nâzım’ın Rusya’daki varlığı hâlâ güçlü.

Geçtiğimiz ay Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın davetine katılan sanatçılar üzerine bir yorum Gün Zileli arkadaştan; Devlet ve sanatçı(sı)

Cezaevinden iki arkadaş ortak imzayla (Nevzat Çapkın, Celil Keskin) bir yazı gönderdiler: Aşkın ağır kanatları

Tamer Uysal, izleri süren bir sanat akımını anlatıyor: Garip şiiri

Geçen sayı yayınladığımız Evin Çiçek’in Bir Koçgiri röportajı yazısı konuya ilgi duyan okurlardan araştırmacılardan yankı bulmuştu. Bu sayıda yine tarih felsefesiyle yoğunlaşan dost Sait Çetinoğlu’nun Koçgiri’de Ermeni kadın olmak araştırması çarpıcı gerçeklerle yoğunlaşıyor.

Türkiye’nin çizgi mizahına büyük katkıları olan değerli karikatürist Turhan Selçuk’u bir anma sayfasıyla uğurluyoruz: Dünyadan Turhan geçti

Günümüzde çok öykü yazılıyor, ama değer olarak tartışma götüren öykücüleri okumaktan yılmış okurlar için üç tane balaban öykü sunuyoruz: Adnan Türkoğlu umutlandığımız bir yeni öykücü. Yenidoğanspor Muhafız Gücü’ne karşı öyküsünü okuduktan sonra neden umutlandığımızı anlayacaksınız.

İkinci öykü dünya ölçüsünde okunan sevimli adamamız ve bir sınıf edebiyatçısı olan Bertolt Brecht’ın Dinsizin paltosu’nu Arif Gelen’in Türkçesinden sunuyoruz.

Üçüncü öykümüz yine bir çeviri. Dost Ahmet Emin Atasoy’un Bulgarca aslından çevirdiği ve şimdiye dek hiç tanımadığımız, bilmediğimiz bir öykücü sunuyor. Mümün Tahir Yabanarısı avcıları ile ilk kez karşımıza çıkıyor.

Bunlarla birlikte ek yazılar, iyi şiirler okuyacaksınız.
Gelecek sayıda buluşana dek sağlıkla esenlikle kalın.

+++

Önümüzdeki sayıyı erkene alacağımız için, yazarlarımızın en geç 18 Hazirana kadar yazılarını bize ulaştırmaları gerekiyor. e-posta: yabaedebiyat79@gmail.com tercih edilebilir. (yaba)