|
| Vedii İLMEN /Faşizm |
FAŞİZM
Vedii İLMEN
Birinci Dünya Savaşı çıkmasaydı 19'uncu yüzyıldaki düzen sürüp giderdi. Birinci Dünya Savaşı Avrupa'yı altüst etti. Almanya, Avusturya İmparatorlukları, Rus Çarlığı ve Osmanlı İmparatorlukları yıkıldı. Yerlerine Weimar Cumhuriyeti, Avusturya Cumhuriyeti, Komünizm Yönetimi ve Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Türkiye'dekinden başka kurulan Cumhuriyetler yerlerine sağlam olarak oturmadılar ve ömürlü olmadılar. Türkiye Cumhuriyeti başarılı oldu. Rusya'daki Komünist yönetim de yaklaşık seksen yıl sürebildi ve o da yıkıldı.
İtalya yukarıda saydıklarımın arasında değildi. Savaşı kazananların arasındaydı ama faşizm ilk oraya geldi. İtalya, savaşı bir yenilgi duygusuyla bitirdi. Savaş bittiğinde İtalya 650,000 kişi kaybetmiş, 1000,000 da yaralısı vardı.
Savaş biter bitmez endüstri gevşedi. Bir kaç ay içerisinde işçilerin % 10?u işsiz kaldı. Fiyatlar hızla yükseldi ama ücretler artmadı. Savaştan dönenlere ve öldürülenlerin ailelerine vaat edilen ücretler aksadı. Grevler ve karışıklıklar çoğalıyordu. Askerden dönüp, ellerinde bir sanatı olmayan gençler, mutsuz ve amaçsız, boş-boş kentlerin sokaklarında dolaşıyorlardı. Bu gençleri demagog hatipler türlü vaatlerle kandırabiliyordu.
Hükümet, bağlaşıklarının (müttefiklerinin) kendilerine vaat ettikleri yerleri vermediklerini, sözlerini tutmadıklarını halka söylüyordu. Hükümetin amacı halkı kışkırtıp, harekete sevk etmek, halkın yapacağı mitingleri koz kullanıp, Paris Barış Konferansı?nı etkilemekti. Paris Konferansı ise bildiğini okuyordu. Bu durum ise, İtalyan halkını acaba boşuna mı kan döktük, düşüncesine sevk ediyordu. Mahrum kaldıkları bölgeler başta İzmir, sonra da Dalmaçya'daki Slavlara ait topraklardı. Bunların hepsi onların tarafında savaşa girmeleri koşuluyla gizli Londra anlaşmasıyla söz verilmişti.
Ancak Amerikalılar Dalmaçya'nın İtalyanlara verilmesini hiçbir vakit kabul etmemişlerdi. Şimdi de kabul etmiyorlardı. Bu durumda halk, hükümeti desteklemekten vazgeçip aşırı uçlara kaydı.
Fiume bir İtalyan şehri olmakla beraber Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna aitti. Avusturya İmparatorluğunun deniz üssüydü. Avusturya donanması orada yatardı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dağılıp da Avusturya kendi doğal sınırlarına çekilince Fiume boş kaldı. Orasını hem Macarlar hem de Hırvatlar istiyordu. Fiume gizli Londra Anlaşmasıyla İtalya'ya vaat edilmemişti.
İtalyan şair ve romancısı d'Annunzio kısa boylu, saçı tamamen dökülmüş biriydi. O Fiume'yi İtalya'nın almasını istiyordu. Ona göre bireysel kahramanlık gerekliydi. Topladığı gönüllülerle gidip Fiume'yi işgal etti. Orada bir hükümet kurup 1920 yılının sonuna kadar orayı yönetti.
D'Annunzio, oradaki yönetimini Romantik şair Carduci'nin bir şiirinde tasvir ettiği Orta Çağ komününe benzetti. Şiirde anlatılanı bilinçli olarak uygulamaya başladı.
D'Annunzio belediye binasının balkonuna çıkıp heyecan verici nutuklar atıyordu. Toplanan halka aldığı bir kararı anlatıyor ve onaylamalarını istiyordu. Kararı kabul edenler sağ kollarını yukarı kaldırıyorlardı. Carduci'nin komününde de, komün halkı kararları kabul ettiklerini öyle gösterirlermiş.
Sonra soruyordu "Fiume kimin?" Toplananlar yanıt veriyordu "Bizim!" Tekrar soruyordu "İtalya kimin?" Topluluk bağırıyordu; "Bizim!" Amacı Fiume'den Roma'ya yürümekti. Bir de kendilerine özgü naraları vardı. "Aya, Aya, Ayala" diye bağırıyorlardı.
D'Annunzio'nun yandaşlarından bazıları siyah gömlek giyiyorlardı. Fiume'ye bir de anayasa yaptı ve toplumu Ortaçağ?daki gibi Loncalara ve esnaf birliklerine böldü. (devamı dergide)
|
| |
| Röportaj: Gün Zileli ile Dünden bu güne... |
GÜN ZİLELİ ile Dünden bu güne...
Röportaj: Aydın DOĞAN
68 lerin içinden gelen, devrimci gençlik hareketinin hemen tüm aşamalarında bulunan, bu alanda önemli sorumluluklar üstlenen, en belirgin kişilik oluşumunu ise PDA, Aydınlık, TİKP hareketi içinde öne çıkaran Gün Zileli, 1980?li yılların içinde bu hareketle bağlarını kopararak, özeleştirel bir tutumla Havariler, Yarılma, Sapak adlarını taşıyan özyaşamsal kapsamı içinde Türkiye sol hareketinin geniş panoramasını veren kitaplar yazdı. Şimdi Anarşizmin saflarında yer alan Gün Zileli ile, Yaba Yayınları arasında çıkan Komün adlı kitabı üzerine dünden bu güne konuştuk.
Aydın Doğan: Arkalardan önlere doğru yürüyelim. Buradan hareketle birinci sorum; Havariler, Yarılma, Sapak?ı yazma ihtiyacı neden doğdu?
Gün Zileli: Senin de belirttiğin gibi, geçmiş sol harekette önemli sorumluluklarım var, hem olumlu, hem de olumsuz anlamda. 1970 yılına kadar gençlik hareketinin ön saflarında önemli sorumluluklar aldım. Daha lise 1?deyken devrimci gençlik hareketine katıldım (1964). Gerçek anlamda bir kitle hareketi içinde yaşadım, birçok deneyimlerim vardı. Bu yaşadıklarımı, elbette kendi bakış açımdan, kendi hissettiklerimden, gördüklerimden hareketle, bir deneyim olarak aktarmak istedim genç kuşaklara. Öte yandan, 1970 yılından itibaren Marksist-Leninist bir partinin yönetici görevlerinde bulundum. Bu partinin (TİİKP-TİKP) yöneticisi olarak da birçok olumsuzluğa ortak oldum. Bunları da yazma ihtiyacını, bir özeleştiriden çok, yaşananlardan dersler çıkartmak açısından hissettim. Bu partinin bugün nasyonal sosyalizme varması, salt bir liderin iktidar hırsına bağlanamaz. Havariler?de anlattığım gibi, 1975 yılından itibaren tutulan yolun varacağı yerdi burası ve bunda da benim önemli sorumluluklarım var. Elbette mesele günah çıkartmak değil, ama genç insanlar, her attıkları adımda düşünsünler istedim. Küçük bir virüs sonradan tüm bedeni ölüme götürebiliyor. Ama baştan tedbir alınırsa en azından genç yaşta ölüm kaçınılmaz değildir. Kendi gördüklerimi, yaşadıklarımı herkes görsün, bilsin istedim. Tarih, genellikle örgütlerin, devletlerin yazdığı resmi tarihtir. Bu resmi tarihe karşı bir de resmi olmayan tarih yazılsın, gerçekten yaşananlar bilinsin istedim. Yüz yıl sonra geriye sadece sahtekârların tarihi kalmasın, bireylerin, kitlelerin acılarıyla yoğrulan gerçek tarihe bir katkım olsun diye düşündüm.
* Yankı yapan bu kitaplarınızın birçok tartışmasına tanık oldum. Yanılmıyorsam bu çalışmalarınıza en olumlu yorum Tanıl Bora?dan geldi. Sol içinde başka kimler bu çalışmanızı olumladı?
Yukardakilerden kimler olumladı şimdi pek anımsamıyorum doğrusu. Birçok araştırmacı atıflarda bulundular. Buna sevindim elbette. Öte yandan, gençlik hareketiyle gerçek bir teması olmadığını sandığım Alpay Kabacalı adlı gazeteci yazdıklarımı kavramakta zorlanmış olmalı. Yazılı tepkileri bir yana koyalım. Benim için önemli olan, o yılları yaşamış devrimcilerin kanaatiydi. Ne yazık ki, 68 kuşağının üzerine ölü toprağı serpilmiş. Birkaç arkadaşımın dışında, ne olumsuz, ne de olumlu bir tepki aldım ?68?lilerden. Yarılma adlı kitabım ?68?in oldukça canlı bir tasviri olduğu halde. Bu da acıklı bir durum elbette. 70?liler kuşağı diye anılan 1950 doğumlular çok daha olumlu tepki verdiler kitaplara. Onlardan çok olumlu mesajlar aldım. Bu da bu kuşağın, 68 lilerden farklı olarak, canlı düşünme yeteneğini kaybetmediğini gösteriyor. Daha da olumlusu, ?70 lerde, ?80?lerde doğmuş gençlerin kitaplara büyük ilgi göstermesi, okuması, değerlendirmesi ve düşüncelerini iletmeleridir. Bu da, bugünün gençliği hakkındaki önyargılarımızın aslında o kadar da doğru olmadığını gösteriyor. Evet, genelde bakarsanız, gençliğin, bugünkü kapitalizmin olumsuz etkilerine maruz kaldığı doğrudur, ama aynı zamanda bu gençlerin içinde pırıl pırıl çok sayıda genç de vardır. Genele vurulunca azınlık da görünseler bu gençler, çok iyi okumakta, çok esaslı değerlendirmeler yapabilmektedirler. Sanırım yaşlanan bazı insanlar, biraz da kendi tükenmişliklerini ört bas etmek için gençlere olumsuz bakmayı tercih ediyorlar, psikolojik bir özsavunma bu. Ben gençlerden çok çok umutluyum. Bunun içindir ki, Komün?ü gençlere adadım.
* Aydınlık hareketi içinden kopuşunuzun temel nedenini oluşturan nedir? (Devamı dergide...)
|
| |
| Ahmet Emin Atasoy / Düşündürücü Bir Yaklaşım |
DÜŞÜNDÜRÜCÜ BİR YAKLAŞIM
Ahmet Emin ATASOY
Edebiyat öğretmeni olarak çalıştığım yıllarda, Milli Eğitim Bakanlığı?nın tüm müfredat programları içinde (iktidarların sık sık değişmeleri sonucu ?dediğim dedik? zihniyeti geleneğinden en çok nasiplenmiş ve âdeta bir deney tahtası haline getirilmiş olan derslerde) özellikle de Türk Dili ve Edebiyatı ders kitaplarında beni olumlu yönde en çok etkileyen ve sevindiren tek yenilik 1990?lı yıllardan bu yana Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları?na da başlı başına bir bölüm ayrılmış olmasıdır. ?Tek yenilik? diyorum, çünkü ne listeye alınan yazarlarda, ne incelenen edebi metinlerde, ne de kitapların hazırlanış biçim ve yöntemlerinde gözle görülür başka bir yenilikten söz etmek hemen hemen olanaksızdır; ?sevindirici? diyorum, çünkü bu olguyu yakın geçmişe değin, neredeyse hiç bilinmeyen, kardeş edebiyatları tanıtmak açısından, tüm bilgi yetersizliği ve doyurucu bir bilimsel yaklaşım eksikliğine karşın, çok yararlı bir girişim olarak değerlendiriyorum.
Bununla birlikte, ülke genelindeki edebiyat yayımcılığının bu konuda pek bir şeyler yapmamış olmasından ve okurlarımızın söz konusu edebiyatlarla ilgili olarak sadece öğrencilik yıllarında öğrendikleriyle yetinmek zorunda kalmalarından da apayrı bir üzüntü duyuyorum. Ayrıca yaşamımın 45 yılını Bulgaristan?da geçirmiş ve oradaki Türklerin edebiyatını yalnız dışarıdan izlemekle yetinmeyip onun gelişip dal budak salması için karınca kaderince uğraş vermiş bir kişi olarak bu üzüntüyü herhalde biraz daha içten yaşıyorum ki, bu yazımda kısaca, gözlemlediğim bazı ?hiç de hoş olmayan garipliklere değinmek istiyorum. Bir edebiyatçı olarak ben, Türkiye dışındaki Türk dilli edebiyatlar denli, ülke sınırları içinde varlığını sürdüren etnik kökenleri farklı edebiyatları da, folklor çerçevesi içinde kalmış olanlar da dahil, tanımak ve onlarla ilgili görüşlerimi de paylaşmak isterdim elbet. Ama bu olanaklardan yoksun olduğum için, görüş, düşünce ve insancıl kaygılarımı, en iyi bildiğimi sandığım, Bulgaristan Türklerinin edebiyatından yola çıkarak dillendirmeye çalışacağım dilim döndüğü kadar.
Bu edebiyat, bağımsızlığına kavuşan Bulgaristan devletinin kuruluşundan (1878) hemen sonra, vatanı bildikleri o topraklarda kalıp sürekli orada yaşamayı göze almış yurtsever kalem erbabı kişilerce geliştirilen ve kuşaktan kuşağa devredilen köklü ve özgül bir edebiyatın uzantısıdır. Öncelikle bazı tarihsel ve siyasal nedenlerle Türkiye?de gelişen edebiyat dünyasından tamamen kopuk olarak ?bir etnik azınlığın kültür zenginliği? biçiminde varlığını sürdüren bu edebiyat, uzun yıllar boyunca halk edebiyatı (Öksüz Dede, Hengamî, Sururî vb.), tekke edebiyatı (Bali Baba, Kazak Abdal, Haydar Baba vb.), divan ve tanzimat edebiyatları (Aliosman Ayrantok, Mehmet Fikrî, Ali Kemal Balkan vb.) geleneklerine sadık kaldı.
Şunu önemle ve büyük bir gurur duyarak söylemeliyim ki, bir yandan Bulgar milliyetçilerinin dayanılmaz baskıları nedeniyle, öte yandan da aydın kesimlerin sürekli olarak Anadolu?ya göç etmeleri sonucu hiç arasız kesintiye uğrayan ve onarılmaz yaralar alan bu edebiyatın bugüne değin ayakta kalmış olması, âdeta bir mucize olarak görülmelidir. (Devamı dergide)
|
| |
| Tekin Sönmez / Romantik Bir Ütopya Pera Bağları |
ROMANTİK BİR ÜTOPYA PERA BAĞLARI
Tekin SÖNMEZ
Pera Büyüsü başlıklı deneme yazısı; bu yazınsal metin bir elimizde. Öteki elimizde tılsımlı üçgen! Bu üçgenin eşitsiz açı oranları değişince eşitçi görüntü değişiyor.
Döner yanar şavkıyan mercekli bir dürbün, diyelim.
Benzetmek gibi olmasın, şavkıyan mercek neredeyse sihirli.. tıpkı ütopik bir resim.. romantik bir hayal gücü?
Pera Bağları'na bakarken bu dürbünü kullanmaya ne dersiniz değerli Okur? Tılsımlı Üçgen Pera Büyüsü, bu ara birkaç ver/kaç hamlesi gibi okunmayı bekliyor. Evet!
İstanbul'un Roma başkenti oluşu sırasında yaratılan ü/topik bir resim var! Bu hem de top/ik'tir. Süre aşımını topuk pası ile aşarak gelen bu resim, romantik olmasına da romantiktir. Romansı bol tarih sizce böyle olabilir mi?
Kurmaca bir ana/metnin içmetinler düzleminde bir iki ayrı kulvarı var mı/yok mu, bu büyülü mercek/ten bakarak bunu gözden geçirebiliriz. Kullanmalık olanlara ara/geçiş metinleri ya geçişimli ara/metinler diyebiliriz.
Beride ilk okunan deneysel metnin özüne birkaç soru:
Çarşı/pazar tipi basmış Erzurum'da kar kürür gibi, konuya yeğin girer girmez neyi sezdirme peşinde çala kürek koşuyor yazarımız? Erzurum çarşı pazar leylim aman aman Sarı Gelin/İçinde bir kız gezer/Hop ninen ölsün Sarı Gelin aman, ezgisine bir yol mu var burada?
Değerli okur retorik yazı da yazılır yeri gelince. Fakat bu satırların yazarı buna başvurmayacak. Neden söz ediyor bu satırların yazarı? a)Yazınsal metinde çıtayı yükseltme anlamı ile, b)Dil/düşün gücü'ne başvuruyor.
Diyor ki, her ölümlü için yazılmamıştır her roman her deneme. Böyle ise, her ölümlüye göre değildir 'Pera da İstanbul' adlı bu denemeler. İyi de bu denemelerin bir okurundan, iki yazarından, üç gelecekten beklentisi ne?
Burada birkaç gösterme nesnesi var, denilsin mi ister?
c)Bu satırların yazarı Tılsımlı Üçgen başlıklı metni kaleme aldığı sırada, hangi görme objesine bakarak neyi gösterilen açısına yerleştirmek istedi? Anlaşıldı ki burada bir gösterilen var; fakat aslında birkaç gösterilen var.
Keşif masasına bunu, şöyle koyabiliriz; bu gösteren aslında öteki kaç ayrı gösterilen/i de göstermektedir?
Beyoğlu ve Pera'dan söz açılınca unutulan yeraltı kentleri, Galata şarap mahzenleri, şato ve surları, feodal beyleri, üzüm bağları, tümcesi ilk başta okunuyor.
Bir alıntı ile birlikte altar sunağı gibi söylenceli bir yapı kurmayı denemiş olmasın yazarımız!
Hemen ardılı; İstanbul'un fethinden önce Beyoğlu adı yoktu, Bizans/Cenevizli döneminde burası Peras Pera/n adıyla Galata'nın önemsiz dış mahallesiydi1 sözü. Rakım Ziyaoğlu'nun fotoğraflı çizimli belgeselinde ortak yargı sunan yarı/resmi kaynaklı, olağan bir alıntı var. Önü/ardı, tarih çizgisi yüklemiyle gönderme sezdirici bu alıntıyı gösteren yazarımız, genel ya özel bir toplumsal tarih analizi için eldeki bu veriyi, taşıyıcı öge/konu yapmamış. (Devamı dergide)
|
| |
| Melek KOÇ / Unuttuğumuz Safiye Erol |
UNUTTUĞUMUZ SAFİYE EROL
Melek KOÇ
En gerçekçi romanlar yaşanılan, bilinen duygularla yazılanlardır. Yazarın birebir yaşadığı duygular,yetenek,birikim ve zamanın kültürel değerleriyle bir araya geldiğinde ortaya çıkan eser ölümsüzler listesine kendiliğinden giriverir. Açlık üzerine yazılan en güzel roman Knut Hamsun?a aittir kuşkusuz. Madam Bovary için Flaubert , ?O benim!? der. Aşk da en güzel anlatımıyla Safiye Erol?dur. Belki de vatanını aşkına tercih etmesiyle yaşadıkları, onu aşkı en güzel anlatan romanlar yazmasına sebep olmuştur diyebiliriz...
Safiye Erol?un romanlarını Kerime Nadir ya da Muazzez Tahsin?le karıştırmamak gerek . Onların romanlarında saf bir romantizm hakimdir. Oysa Erol?un romanlarında marazi-tutkulu aşklar söz konusudur. Seven de sevilen de acı çeker. Yetmez, okuyucuyu romanın içine çekerek ona da acı çektirir...
Turhan ile Cangüzel?in ya da Necdet-Bedriye- Burhan üçlüsünün aşkı birbirinde ararken aslında ?kendilerini? kaybettiklerini görürüz. İnsanların naturalarında var olan güzele karşı dizginlenemeyen zaafı, gurur ve kıskançlıkla birleştiğinde ortaya çıkan duygu aşk olmamalı. Her şeye rağmen oluyorsa bu bir Safiye Erol romanıdır.
Onu, diğer iki romancıdan ayıran bir diğer özellik ise romanlarında anlatılanları bazen bir kentin büyüsü içinde, bazen tarih sayfalarının derinliğinde harmanlamasıdır. Milliyetçi ve idealist tavrını felsefeci kimliğiyle bütünleştirerek okuyucusunu düşündürür.Maddi aşkı mistik aşkla birlikte işleyen, romanlarına tasavvufu katan çok az yazarımızdan biridir Safiye Erol.
?Eserlerinde yaşadığı dönemin kültür,fikir ve sanat hayatını yansıtan Safiye Erol,şahsi hayatından da ipuçları verir.İstanbul, şehrin geçmişten taşıdığı kültürel doku ve sosyal yaşayış,bu kitaplarda yerini bulur.Otobiyografik özellikler de taşıyan romanlar, Türk insanının Batılılaşma ve modernleşme sürecinde yaşadığı çelişkileri ve sancıları gerçekçi bir biçimde verir.Doğu batı ikilemi yaşayan insanımızın açmazlarına işaret edilir. Batı kültürünü alan,ancak kendi kimliğini bilen ve koruyan Safiye Erol,tasavvuftan devşirdiği ilham ve inançla eserlerini kaleme alan bir yazar olarak Türk insanının ruh ikilemine hitap eden bir çizgi takip eder.? 1
Kimdir, Safiye Erol?
1902 yılında Edirne Uzunköprü?de doğar. 13 yaşındayken eğitim görmesi için Almanya?ya gönderilir.Burada Almanca ve Fransızca öğrenir. Lise ve üniversite eğitimini tamamlar.Doğu dilleri ve kültürü üzerine Şarkiyat doktorası yapar ve Felsefe doktoru olarak yurda döner. Ama dönerken yüreğini Almanya?da bırakır... O?nun için, ?Vatanını aşkına tercih etti.? Demeleri bu yüzdendir. Öğrencilik yıllarında tanıştığı Hindistan hürriyet mücahidi bir gence tutulur. Evlenmeye karar verdiklerinde hangi ülkede yaşayacakları konusunda anlaşamazlar. İki gencin milliyetçilik duyguları ağır basmaktadır. Birbirlerini kendi ülkelerinde yaşamaya ikna edemezler. Genç adam Hindistan?a, Erol, Türkiye?ye döner. Artık amacı Türk kültürünü yakından tanımak ve ona katkıda bulunmaktır.
Küçük yaşlardan itibaren Batı kültürüyle yetiştiği halde Safiye Erol?u Milliyetçi ve muhafazakar bir çizgide görürüz. Ama, ?Biz dünyayı kazanmış ve kaybetmiş bir milletin çocuklarıyız. Her ölümden sonra bize dirim ve kalkınma mukadderdir, mayamızda ölmezlik var.? Ya da ?Her dilde insanla buluştum,tanıştım.Türklerde gördüğüm halis insanlık mayasına rastlamadım.?Diyerek ırk üstünlüğüne dayalı bir milliyetçiliğe düşmez. (Devamı dergide)
|
| |
| Yansımalar / Haluk Gerger |
YANSIMALAR
Haluk GERGER
Filistin halkını ve Siyonizm'i daha iyi tanımak, mücadeleyi daha iyi anlamak için ocak ayından itibaren seminerler düzenleyeceklerini belirten Bandır, FHKC Genel Sekreteri Ahmed Saadat'ın kaçırılıp cezaevine konması, sonra da çöle sürgün edilmesine ilişkin 'Saadat'a özgürlük kampanyası' başlatacaklarını duyurdu. Bandır, 'Taş generallerin attıkları taşların sadece taş olmadığı gibi, Filistin'de yaşananlar sadece Filistin'in sorunu değildir. Filistin'de yaşananlar insanlık sorunudur' diye konuştu. Bandır'ın konuşmasının ardından etkinlik, Ayhan Erden'in şiir okuması ve Filistinli öğrenci Meysa Musleh'in müzik dinletisiyle devam etti. Dinletinin ardından Filistin'de işgalden bu yana direnişi anlatan kısa bir film gösterildi.
'Kendi ölüsünü kutsallaştıran bir yapı oluştu'
Film gösterisinin ardından konuşan gazeteci-yazar Haluk Gerger ise, İsrail üzerine özel bir hazırlık yapmasına gerek olmadığını belirterek, 'İsrail yerine Türkiye'yi anlatırım. Türkiye yerine İsrail derim' dedi. İki ülkenin dış politikada da birbirine benzediğini belirten Gerger, iki ülkenin de halk düşmanı olduğunu savundu. Marks'ın başkasını ezen toplumun özgür olamayacağına ilişkin bir sözü olduğunu hatırlatan Gerger, ezen toplumun aynı zamanda çürümüş bir toplum olduğunu dile getirdi. Burjuva demokrasisi en biçimsel halinin bile faşizme benzeyemeyeceğini söyleyen Gerger, faşizmin sürekli kendini yenilediğini ve toplumun yeniden üretim mekanizmasında yer aldığını söyledi.
Gerger, '20 yıllık savaşta belki Kürtler fiziki olarak kayba uğradılar. Köyleri yakıldı ve katledildiler. Ama savaşı asıl biz Türkler kaybettik. Çünkü birçok insanı özelliğimizi yitirdik' dedi. Ordulaşmış toplum yaratıldığını ve militarizm ile şiddetin kutsallaştırıldığını belirten Gerger, kendi ölüsünü kutsallaştıran bir yapı oluştuğunu dile getirdi.
Aydınların karanlık saçtığını ifade eden Gerger, ismini vermediği bir Kürt aydının dünyadaki tüm örgütlere sempati duyduğunu ancak PKK'ye terörist dediğini belirterek, toplumların ve insanların özüne yabancılaştığının altını çizdi.
Etkinlik Filistinli Dr. Yusuf Musleh'in konuşmasının ardından kokteylle devam etti.?
|
| |
| İlhan BAKIR / Kış Kapısı (öykü) |
KIŞ KAPISI
İlhan BAKIR
Bir kağnının dağlara takılan hızıyla ilerliyordu sanki Dicle?nin etrafını dolanarak giden otobüs. Tekerlekler, yol boyunca serpiştirilen çukurlara girip çıktıkça otobüsün alt tarafından gelen mekanik iniltiler otobüsün içini turlayıp televizyonda oynayan komedi filminin kahkaha efektlerini de içine alarak şoförün yanındaki açık pencereden dışarı çıkıyor çağıldayarak akan Dicle?nin sularına karışıp kayboluyordu. Dicle bu kadar uzun muydu? Bu kadar dolanır mıydı dağların etrafını? Bu yol bu kadar kucak kucağa mı ilerlerdi Dicle?yle? Yol neden Dicle?nin aktığı gibi akmıyordu? Neden sudan daha yavaştı ki otobüs? Dicle?nin şahlanan akışına mı bindirseydi bedenini? İstanbul?dan Diyarbakır?a kadar olan yol yirmi iki saat sürmüştü ama sanki Diyarbakır?dan Cizre?ye uzanan yoldan daha kısaydı. Cizre?ye yaklaştıkça yol daha da uzuyordu.Yakınlaştıkça daha da uzaklaşıyordu. Uzaklaştıkça ruhu bedenine dar geliyor, kalbi göğüs kafesine bir balyozun bir kayaya indiği gibi iniyordu. Başını dayadığı otobüs camı içindeki ağrılı telaşı anlamış gibi onun iç titreyişleri ile birlikte zangırdıyor, camın zangırtısındaki ağrıyı hisseden otobüs yanı başında kendiyle yarışan Dicle?ye öykünerek bağırtılı bir aceleyle ileriye atılıyor fakat daha biraz ilerlemeye fırsat bulamadan yolu kesen bir dolambaçlı bir yokuş otobüsü nefes nefese bırakan bir tırmanışa mecbur kılıyordu. Otobüsle yarışan Dicle, otobüs bir dağ yamacına takıldığında o da bir koyakta oyalanıyor, otobüs düze çıkınca koyaktan fırlayıp otobüse yetişiyor ak köpüklü keyfini yaya yaya yarışa devam ediyordu.
Otobüs tıkandıkça o da tıkanıyordu. Otobüs onu değil, o otobüsü taşıyordu. Başına sardığı beyaz boncuk işlemeli tülbent terden sırılsıklam olmuştu. Otobüs yokuşta tıkandıkça onun da soluğu kesiliyor, otobüs düze inince yaralı bir at gibi kalkıp iniyordu üzerindeki çiçekli basma elbisenin altındaki göğsü. Yanındaki adamın eline sıkı sıkıya yapışmış ondan aldığı gücü otobüsün ayaklarına taşımaya çalışıyordu. Adam endişeli bir şefkatle, otobüstekilerin fark etmesini istemediği mahcup, kaçamak bir sevgiyle kadına bakıyor, çevresindekilerden dolayı sakındığı ellerinin dokunuşlarını gözlerinin haznesine dolduruyor, gözlerinin dokunuşlarını tüm yüzünde gezdiriyordu. Ne kadar iyileştiren bir sevgisi vardı. Elleri ellerine, gözleri gözlerine değdiğinde yüreği yerinden oynamasa onun bir erkek olduğunu düşünemiyordu bazen. Bir erkeğin bu kadar iyi olmasını bu kadar yüreğiyle ona yürümesini aklı almıyordu. Tanıdığı hükmeden, zorla alan erkek dünyasından biri değildi. Sevgiyi bile, iki kere ikram edilmeden alamayacak kadar mahcuptu yüreği. Bakışlarındaki hayranlık dolu ifade bir kadına dünyanın en güzel kadını olduğu hissini uyandırabilirdi. (Devamı dergide)
|
| |
| Yalçın HAFÇI / Yas ve Tay (şiir) |
YAS ve TAY
*Yalçın HAFÇİ
Toprağımızın kalbi yaslı içimizde
Kurumuş ağaçlarında ağlıyor, bulut bulut
dağlar ovalar boyu gökyüzüyle gürleyerek
Çatlamış dudaklarımızın
Yürüdüğümüz çöle dönen yatağında sevgilim
Rüyasının peşinde nehirler gibi
Gözlerimizde akan uykuyla
Yaralı bir ceylanın ayaklarıyla
Serüveni Gılgamış?ın ay içtiği gecelerden geçen
Seninle bu kaçıncı veda
Buluşup buluşup ayrılan yollar gibi
Çok yürünmüş ömürlerimiz
Haritası silinmiş coğrafyaların tarihi
Mahluk alınlarımızda kanayan yıldızların esrarı
Hırpalanmış gülüşlerimiz ümitlerimiz
Dokunmadan birbirimizden anladığımız yağmurlar
Kaç uçurumdan geçtik enginlikleri
Uzaklıkları esmer seslerimizde
çocuksu kiraz şarkılarıyla süsleyerek
Turna bakışlarımızda ölmez bir mevsim
Hiç tanımadığımız ama özlediğimiz
Bir annenin uçurduğu sevincin kuşları gibi
Sabahı ezgileyen kanatlarında içimizi büyüten
Kalbimizde açılan Yusuf?un kuyusunda
Köprücük kemiğimizin üstünden yürüyen
Ayağı kırık doru bir at
Gebe kalırken beyaz bir taya
Akıtması avuçları kor aşkımız
Acıyan bileklerimizde iki nabızdır
Aramızda şiir gibi işleyen zaman
Seni öptükçe nasıl da kekik kokardı
Şehrimizin asırlık elleri
O seyyah dağlarımız ki
Acıdan rengini almış zamanın en güzel çiçekleri,
Biz hâlâ ağacına inanan
Solmuş iki yaprağız sevgilim
Birbirimize düşmüşüz
Her gece temize çektiğimiz bir gündüz düşü
Özgürlüğün dilimizi kanatan türküsü
Sancısı kanımızda elbet doğacak tay
Toprağımızın yaslı tekme sesleri.
E tipi cezaevi Kırşehir
|
| |
|
|